Embiya Çavuş
Embiya Çavuş
(Doğum Yılı: 1926, Doğum Yeri: Mahmuzlu, Şumnu, Bulgaristan)
Bulgaristan Türkü ressam ve porselen sanatçısıdır.
1933 yılında ilköğrenimine başlayan Çavuş, 1937’de Kemallar şehrinde bir yıl olmak üzere rüştiye (ortaokul), 1938–1941 yılları arası Şumnu ilinde medrese eğitimini tamamladı. Okul hayatı devam ederken resme merak sarmıştı ve amatör çalışmalarda bulunmuştu. 1944 yılında Ermeni asıllı okul müdürünün hışmına uğrayarak ilelebet Bulgaristan eğitim sisteminden mahrum bırakılmıştı.
1945 yılında Komünist rejimin başa gelmesiyle eğitim sistemine geri alındı. 1945 yılında nüvvab (lise) okuluna başladığında, Türk okulları kapatılmıştı. Bunun üzerine beş arkadaşıyla birlikte sonradan Türkiye tarafından tescil edilecek olan “Bulgaristan Türklerinin Varlığını Benliğini Koruma Teşkilatı’nı” kurdu.
1946 yılında 45 günlüğüne çalışma kampına gönderildi. 1947 yılında Gümülcine dönüşünde askeri istihbarat alanında (RO) yaralanmış olarak bulunup Varna’ya gönderildi. Varna’da işkencelerle geçen bir yılın ardından, 1948 yılında teşkilat kurmaktan, casusluktan ve Tito ile Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ölüm cezasına çarptırıldı. 1949–1956 yılları arasında “ağarlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile Belene’de kaldı.
Batı dünyasının baskıları sonucu Komünizmin birçok ağır hapishanesi kapatılırken, kendisini önce Plevne’ye sonra Sofya’ya naklettiler. 1963 yılında şartlı salıvermeden yararlanarak serbest kaldı.
1965 yılında Yenipazar’daki porselen fabrikasına porselen uzmanı olarak işe başladı. Porselenden tablolar, vazolar yapmaya başlamıştı. Çalışmalarını büyük bir titizlikle yapıyor ve sanatında doruğa tırmanıyordu. Eserleri Almanya, İngiltere, Finlandiya ve SSCB’de sergilendi. 1974 yılında Polonya’ya, 1976 ve 1977 yıllarında SSCB’ye davet edilerek porselen konusunda istişarelerde bulundu.
1979 yılında arzu ettiği anavatanı Türkiye’ye yarı mübadale sonucu geldi. Dışişleri Bakanlığı’ndaki kısa bir çalışma evresinden sonra İzmir’e yerleşti.
1985 yılında İzmir Balkan Göçmenleri Kültür Dayanışma Derneği’nin (BAL – GÖÇ) kurucu üyesi olarak dernek faaliyetlerine resmettiği eserleri ile başladı. 1999 yılına dek BAL – GÖÇ’te başkan yardımcılığı görevinde bulundu. 1999 yılında Celal Öcal ile birlikte Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği’ni kurdu. Halen fahri başkan sıfatındadır.
Ayrıca, ABD Balkan Ülkeleri İnsan Hakları Konseyi üyeliği, Amerikan İnsan Hakları Derneği üyesi, New York Bulgaristan Türkleri Derneği üyeliği, Amerikan-Türk İslam Kültür Derneği üyeliği görevlerinde bulunmaktadır.
Yirmi bir yıl içinde aralarında ABD (New York, Washington Elçilikleri ve BM Teşkilatı) ve Kanada’da (elçilik) olan, yüz altı resim sergisi açılışında bulunmuştur. Tunaser Yayınları tarafından Türkçe ve İngilizce olarak piyasaya sürülen Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın (Let What We Live Not To Be Repeated) kitabının yazarı ve resmedenidir. Evli ve bir kız çocuk babasıdır.
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
|
Ceyhan'da açmış olduğu 1. sergi "İnsanlığa Çağrı"; Boğazlayan Kaymakamı Milli Şehit Kemal Bey anısına açılan anıt münasebeti ile K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Rauf DENKTAŞ tarafından açılmıştır. 2. sergi "Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın"; Ceyhun'dan Ceyhan'a Sempozyumu münasebeti ile Ceyhan Belediye Başkanı Sayın Hüseyin Sözlü tarafından açılmıştır. Bir Balkan Türk'ü olan Embiya Çavuş Ceyhanlı hemşerileri tarafından çok sevilmiş biri olarak; Eserleri 2.Kitabı "Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın"(Tunaser Yayıncılık) Kitabında toplanarak Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları olarak bastırılarak Dünya Kamuoyuna sunmuştur. |
Embiya Çavuş'un eserleri Çukurova Üniversitesinde de sergilenmiştir. Ancak; Serginin yapılacağı yerin hazırlandığı gün meydana gelen olaylar münasebeti ile sergi açılışında olaylar çıkacağı sezinlendiğinden dolayı; resimler tekrar toplanarak sergi açılışı üç gün ertelenmiştir. Bu üç günlük süre içerisinde Embiya Çavuş'un eserleri Ceyhan'da Halis Demir (Truva Reklam) tarafından Ceyhan Belediye Başkan Yardımcısı Mükremin Bey'inde katkılarıyla kopyalanarak aşağıda göreceğiniz hale getirilmiş ve üç gün sonra eserlerin kopyaları Çukurova Üniversitesi'nde sergilenmiştir. Lakin korkulan başa gelmiştir,"Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın" Sergisi üniversitede çöreklenmiş olan Türk düşmanları tarafından basılmış, meydana gelen harbede de onlarca öğrenci yaralanmış. kopya eserler yerlere çalınmış. Bu olaylar dan sonra Çukurova Üniversitesi rektörlüğü R1 Anfisini kapatarak Üniversiteye Türk Bayrağı asmıştır. |
|
SOL GÖRÜŞLÜ ÖĞRENCİLER SERGİ BASTI: 6 YARALI... Çukurova Üniversitesi'nde, sol görüşlü öğrencilerin Ressam Embiya Çavuş'un resim sergisini basması sonucu çıkan kavgada 6 kişi yaralandı.
MEHMET KAYMAK Edinilen bilgiye göre, Bulgaristan Türkleri'nin yaşadığı acı gerçekleri yorumlayan eserler üreten Ressam Embiya Çavuş, bugün "İnsanlığa Çağrı" adlı resim sergisini Çukurova Üniversitesi Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'nda açtı.
Öğle saatlerinde serginin açıldığı Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'na gelen
sol görüşlü 15-20 öğrenci, Ressam Embiya Çavuş'a, "Biz PKK'lıyız,
komünistiz. Bu resim sergisi bize hakarettir. Sergiyi kapat, yoksa seni de
sergini de yakarız" diyerek tehditler savurduktan sonra ayrıldı. Bu arada, Bulgaristan'ın Muhmuzlu Köyü'nde doğan ve Türkler'e yönelik uygulamaları protesto ettiği için 16 yıl esir kampında yaşayan Ressam Embiya Çavuş, dünyanın her yerinde sergi açtığını ve böyle bir tepkiyle karşılaşmadığını söyledi. 97. sergisini Çukurova Üniversitesi Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'nda açtığını kaydeden Çavuş, "15-20 kişilik öğrenci grubu gelerek, 'Biz PKK'lıyız, komünistiz. Bu sergi bize hakarettir, sergiyi kapat, yoksa seni de yakarız resimlerini de yakarız' diyerek tehditler savurup ayrıldılar. Yarım saat sonra 70-80 kişilik grup tekrar gelerek sergiyi bastı" dedi. Serginin, insanın insanlığa yaptığı işkenceyi anlattığını, kimseyi hedef almadığını söyleyen Çavuş, "Üniversite yönetimini kınıyorum. Güvenlik önleminiz yoktu da neden sergiyi açtırdınız???" diye konuştu... Haber Kaynağı:http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=216646 |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
|
|
TÜRK TARİHİNDE ÜÇ ATA Dünden bugüne, maziden istikbale Türk Dünyasına, Türk Tarihine kazandırdıkları unutulmayacak eserleri ile iftihar ettiğimiz, Ebedi ilimizin, Kutsal dilimizin, Işıklı yolumuzun Aydınlatıcısı Yüce Atalarımız... |
|
İnsanoğlu varolduğundan beri, hem çıkarları hem de hakimiyeti için süregelen savaşları yaratmıştır. Kutsal saydığı inançları ile yaşayıp o inançlarla Tanrısına kavuşmayı amaçlarken yok olup gitmiştir. Tanrıların peygamberlerini yarattığı bu kutsal topraklarda, binlerce yıldan beri süren var olma ve hakimiyet gayesi savaşları doğurdu ve sürdürdü. Ancak hiçbir savaş, Ağustos ayındaki gibi bebeklerin “terörist” damgası yediği bir savaş olmamıştı.
Çok geçmişe gitmeden, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kudüs İngilizler tarafından işgal edilmişti. 1948'de BM kenti Doğu ve Batı yakası olarak İsrail ile Filistin arasında bölüştürür. İngiliz ve Yahudi misyonerler tarafından Ağlama Duvarı “Tanrı Evi” Araplardan satın alınmıştı. Ve böylelikle dinler arası savaşın tohumları atılmıştı.
Belirli bir planın ürünü olan ve ortaklaşa yetiştirdikleri Usame Bin Ladin’in adını kullanarak İkiz Kuleleri vurdurup Afganistan’a yerleşen ABD, Ortadoğu’da İsrail ve İngiltere işbirliği ile petrol kuyularının başına geçti. ABD Başkanı George Bush, Ortadoğu politikası için şu sözleri kullanmıştı. “Tanrı beni bu mücadelelerim için akladı”.
İsrail’in ABD ve İngiltere ile işbirliği yapması neticesinde Birleşmiş Milletler tarafından alınan “karar” uyarınca Lübnan’a savaş açmasını tüm dünya gözü açık seyretti. Dünya nereden bilebilirdi ki BM’nin giderlerini yıllardır kurucu üyeler ödemiyor. Tüm giderler Siyonist ABD tarafından ödeniyor. Düşünebiliyor musunuz Birleşmiş Milletler çalışanları maaşlarını tek bir ülke tarafından alacak? Bunun sonucunda tüm dünya BM’in vereceği karalara “tarafsız” diyecek!
İsrail, Lübnan’a yaptığı saldırıyı haklı çıkarmak için kaçırılan iki askerini kullandı. İki askerin Lübnan’a bedeli masum bebekler, yüzlerce ölü, yıkılmış şehirler, köyler oldu... İsrail öldürülen 37 bebeğin ardından “terörist vurduk” diyebiliyordu. İsrail’in yaptığı bu saldırıları Hitler İkinci Dünya Savaşı’nda yapmamıştı. Nerede Birleşmiş Milletler, nerede tüm dünya, insan hakları?
BM uzun süren İsrail saldırıları sonrasında ateşkese soyundu. BM Genel Sekreteri Kofi Annan İsrail’in savaş suçlusu olduğunu belirtti. İsrail, ateşkesin kalkmasına az bir zaman kala bile hala saldırılarına devem etti. Ateşkes imzalandı. Ateşkes imzalandı; ama Lübnan’da hala insanlar ölüyor. Çünkü İsrail’in kullandığı “misket” bombalar patlamayı bekliyor. Sokaklarda çocukların her an karşısına çıkması muhtemel olan bu bombalar, yüksek tahrip gücüyle bulunduğu alanı etkileyip canlıları yok edebiliyor.
Evet daha nice dini inançlar yaratılıp savaşlar olacak. Kimileri cennet, kimileri de para ve hakimiyet için... Tabiat yok olup giderken, işte o zaman süren savaşlar bitecek. Dünya yavaş yavaş başka bir yüze bürünecek, göklerde dolaşan Mars misali... 11/09/2006 İzmir Embiya Çavuş Haber Kaynağı:http://www.egelife.com/index.php?option=content&task=view&id=1291&Itemid=78 |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
|
|
ULAK 14.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda posta taşıma hizmeti atlılar tarafından sağlanırdı. Çağlar boyu türk ordularına zafer ve kahır haberlerini ulak getirmiş, ulak götürmüştü. Ne zaman Tuna'yı hatırlasam Kırat'ın nal seslerini duyarım. Ne zaman Tuna'yı görsem Kırat'ın toz dumanı görünür ufuklarda koynunda padişah fermanını taşıyan ulak, Tuna boylarında at koşturuyor. 1976 yılında yapılan bu tablo bir türk işçisinin yardımıyla Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçırıldı. Tuval üzerine yağlı boya (50x80) 1976 |
|
“Medenileştikçe Barbarlaşıyoruz”
Sayısız savaşa sahne olmuş yorgun dünyamızın bu acısına bizzat tanıklık etmiş ve aslında kendi içinde bu yorgunluğu paylaşmış olan Embiya Çavuş’un ağzına öyle çok yakışıyor ki “Savaşlar sürmesin” çağrısı. O’nun savaşlar, insan hakları ihlalleri, işkenceler ve sürgünler arasına sıkışıp kalan yaşamı, insanın insana karşı ne kadar acımasız olabileceğini anlatan bir film senaryosunu andırıyor. Medenileştikçe barbarlaştığımızı dile getiren Embiya Çavuş kendi yaşadıklarından yola çıkıp, tüm insanlığın yaşadıklarını resimlerinde anlatıyor. EMBİYA ÇAVUŞ HER AY DERGİMİZDE YAZIYOR... OLAY YARATACAK, GÜNDEMDEKİ KONULARIN DERİN ANALİZİNİ SAKIN KAÇIRMAYIN...
Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Bulgaristan’ın Şumnu ili Mahmuzlu köyünde 1926 yılında doğdum. 1933 yılında ilköğretime başladım. 1937’de Kemaller şehrinde bir yıl olmak üzere rüştiye (ortaokul), 1938 – 1941 yılları arasında Şumnu ilinde medrese eğitimimi tamamladım. Okul hayatı devam ederken resme merak sarmıştım ve amatör çalışmalarda bulunmuştum. 1944 yılında Ermeni asıllı okul müdürünün hışmına uğrayarak ilelebet Bulgaristan eğitim sisteminden mahrum bırakıldım. Ancak1945 yılında komünist rejimin başa gelmesiyle eğitim sistemine geri alındım. 1945 yılında nüvvab (lise) okuluna başladığımda, Türk okulları kapatılmıştı. Bunun üzerine 5 arkadaşımla birlikte sonradan Türkiye tarafından tescil edilecek olan “Bulgaristan Türklerinin Varlığını, Benliğini Koruma Teşkilatı”nı kurduk. 1946 yılında kırkbeş günlüğüne çalışma kampına gönderildim. 1947 yılında Gümülcine dönüşünde askeri istihbarat alanında (RO) yaralanmış olarak bulundum ve Varna’ya gönderildim. Varna’da işkencelerle geçen bir yılın ardından; 1948 yılında teşkilat kurmaktan, casusluktan ve Tito ve Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ölüm cezasına çarptırıldım. 1949 – 1956 yılları arasında “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile Belene’de kaldım. Batı dünyasının baskıları sonucu komünizmin birçok ağır hapishanesi kapatılırken, beni önce Plevne’ye sonra Sofya’ya naklettiler. 1963 yılında şartlı salıvermeden yararlanarak serbest kaldım. 1965 yılında Yenipazar’daki porselen fabrikasına porselen uzmanı olarak işe başladım. Porselenden tablolar, vazolar yapmaya başladım. Çalışmalarımı büyük bir titizlikle yaptım. Eserlerim Almanya, İngiltere, Finlandiya ve Rusya’da sergilendi. 1974 yılında Polonya’ya, 1976 ve 1977 yıllarında Rusya’ya davet edilerek porselen konusunda istişarelerde bulundum. 1979 yılında arzu ettiğim gibi anavatanım Türkiye’ye yarı mübadele sonucu geldim. Dış İşleri Bakanlığı’ndaki kısa bir çalışma evresinden sonra İzmir’e yerleştim. 1985 yılında İzmir Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nin (BAL – GÖÇ) kurucu üyesi olarak dernek faaliyetlerine resmettiğim eserler ile başladım. 1999 yılına dek BAL – GÖÇ’te başkan yardımcılığı görevinde bulundum. 1999 yılında Celal Öcal ile birlikte Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği’ni kurduk. Halen bu derneğin fahri başkanıyım. Ayrıca, ABD Balkan Ülkeleri İnsan Hakları Konsey üyeliği, Amerikan İnsan Hakları Derneği üyeliği, New York Bulgaristan Türkleri Derneği üyeliği, Amerikan – Türk İslam Kültür Derneği üyeliği görevlerinde bulunmaktayım. Yirmi bir yıl içinde aralarında ABD (New York, Washington elçilikleri ve BM Teşkilatı) ve Kanada da (elçilik) olan, yüz bir resim sergisi açtım.
Acılarla yoğrulmuş bir hayatınız var. İnsanlığın ortak acılarını kendi acılarınızla harmanlayıp eserlerinize yansıtıyorsunuz. Amacınız nedir? Misak-ı Milli hudutları dışında kalmış topraklarda yaşamanın acılarını bilir misiniz? “Atalarımın beş yüz yıllık Osmanlı esaretinin intikamını senden alacağız” denilen bir ülkede var olmak için işkence, dayak ve hakaretler altında yaşamaya çalışırsınız. Yaşamaya çalışırken sizi ayakta tutan şey vatan sevgisidir. Bu nedenle bir insanın vatanını sevmesi için yurtdışında yaşayıp, hasretlik çekmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben, gelecek nesillere uyarı ve ibret olsun diye Türk dünyası insan haklarına yöneldim. İnsan hakları ve demokrasiyi bir yerlere götürenler Türklere yapılanları görmezlikten gelirken, yaşanılan dramatik hayat, “acıları çeken bilir anlayışıyla” ihlal edilen insan haklarını duyurmak için yola koyulduğumda Türk kimliğine yapılanları gördüm ve eserlerimde aktarmaya çalıştım. Bize barbar diyen “Uygar Batının” dilini ve dinini kabul edenler köle olarak çalıştırılmış, diğerlerine ise yaşama şansı tanınmamıştır. Çalıştırılan kölelerin de tüm yeraltı ve yerüstü varlıkları ellerinden alınmıştır. Uygarlık ve insan hakları alanında üzerine toz kondurmayan Batı, arkasına dönüp “dünkü” tarihine ve bugününe bir baksın, baksın ki uygar kim barbar kim görsün! Dünya bizim kadar evrensel düşünmüyor. Kelimenin adı var ama yalnız bizi aldatmak için kullanıyorlar. Osmanlı Orta Avrupa’ya kadar gitti. Birçok topluma hakim oldu. Bunların ne din, ne dil, ne mal-mülk, ne kadınına, erkeğine, çocuğuna dokundu. Batı ile Amerikalıların yaptığını yapmamıştır, burunlarını bile kanatmamıştır. Zaten bunun için varlığını uzun yıllar sürdürmüştür. Nereye baksan Osmanlı’nın izleri var. Buna rağmen barbar olarak adlandırılmıştır. Yıllardır anlatmaya çalıştığım, uyardığım Türk dünyasının karşılaştığı veya karşılaşacağı tehlikeleri eserlerimde bir kez daha belirttim. Bu zamana kadar hiçbir tablomu satmadım Çünkü benim amacım para değil, insanlığın insana karşı yapmış olduğu kötülüklerin belgelenmesi. Gelecek nesiller de görsün.
Kısaca Anadolu dışındaki Türklere bakışınızı öğrenebilir miyiz? Ortaasya’dan geldik. Bana göre dünyanın üçte biri Türk kökenli. Bu ırkçılık değil. Türklerin yaşam tarzının kökeninde Şaman geleneği yatıyor. Şamanizm’de dürüstlük, çalışkanlık, temizlik, insanlık esastır. Bizim törelerimiz din kadar kutsaldır. O zamanki insanlarda boş konuşmak yoktu, her söz atasözü kadar kutsaldı, geri dönüş yoktu. Ortaasya toplulukları komünizm devrinde Türkiye’yi anavatanı olarak görüyordu. Ama komünizm çöktükten sonra bizim işadamlarımız gitti. Bunun yanı sıra üç kağıtçılar da gitti. Bu tür olaylardan dolayı Türkiye’ye karşı soğuk baktılar. Böyle olduğunu bilmiyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı ile günümüze dek dünyadaki olaylara bakışınız nedir? Komünizm savaş sonrasında çok güçlü çıktı. Elinde silah, ordu mevcuttu. Komünizm Batı dünyasına karşı cephe almıştı ve çok güçlüydü. Açıkçası dünya hakimiyetine oynuyordu Moskova. Sovyetler Birliği dışarıdan getirdiği ve komünizmin özü ile eğittiği gençleri ülkelerine gönderip maddi destek sağlıyordu. Amaç tüm dünyaya komünizmi yaymaktı. Ancak sadece Fidel Castro başarılı olabildi. Dünya ikiye ayrılmış ve diğer tarafta kapitalist batı dünyası vardı. Ancak kapitalizmin komünizm ile mücadele edebilecek gücü yoktu. Sömürgeci Batı dünyasının sömürdüğü insanların torunları Komünizmin eşitlikçi sloganlarından etkilenmişler ve cephe alamamış hale gelmiştir Batı. Ancak Sovyetler Birliği içinde komünist idarecilerin keyfi ekonomik uygulamaları, ekonomik açıdan Moskova’yı zora sokmuştur. Doğu Bloku ülkeleri arasında Varşova Paktı imzalanarak Batı’nın NATO’suna karşı güç gösterisi amaçlanıyordu. Ancak Macaristan ve Çekoslavakya içinde Batıya karşı bir ilgi vardı. Yaşanan Macaristan olayları neticesinde Batı dünyası yavaş yavaş dünya sahnesinde rol almaya başladı. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanacak Kore, Vietnam savaşları gibi savaşlar arasında hep Batı Kapitalizmi ile Komünizm arasında yaşanan “soğuk savaş” ürünleridir. Son Sovyet başkanı Gorbaçov’un Batı dünyası ile tuttuğu sıcak ilişkiler Sovyetler Birliği’nin çökmesine neden oldu. Bence Batı dünyası Gorbaçov’un büyük bir anıtını dikmeli. Komünizmin çökmesi ile artık Batı Dünyası, Dünya hakimiyeti için oynamaya başladı. ABD şu an başrolde; ancak unutmayalım ki tarihte sürekli olarak roller değişir. Batı kapitalizmi vahşet saçıyor. Neden mi; çünkü Yahudi ve Anglo Sakson işbirliği ile Dünyaya sahip olmak amacındalar. Bakın düne ve bugüne neler oluyor. Irak, Lübnan’da, Filistin’de bebekler ölüyor. Amaç Ortadoğu topraklarına yani, Dünya hakimiyeti için yolun “kutsal topraklardan” geçtiğini biliyorlar. Birileri demokrasi vaadiyle çıkıp insan haklarını ihla ediyor ve herkes buna seyirci kalıyor. Ama durum ABD için vahimdir. Yahudi zihniyetli ABD ve kapitalizm çökmeye başlamıştır. Sömürdükleri ülkelerden getirdikleri insanların nüfusları artıyor ve belki de daha fazla. Artık Fransa’da Fransız bulmak zor. Sömürülenler ülke idare eder hale gelmiştir. Sırada İngiltere ve ABD yer alıyor. Nazi Almanyası’nın nasıl dünya hakimiyeti için hayalleri suya düştü ise, Yahudi destekli ABD çökmeye başlamıştır.
Günümüz Türkiye’si ile dünya politikasını değerlendirir misiniz? İnsan varolduğundan beri bütün mücadeleler din üzerine kurulu. Savaşların temelinde insanları gruplaştırma ve köleleştirme ya da belirli çıkarlar doğrultusunda toplumları yok etme isteği yatıyor. Örneğin Yahudiler yüzyıllar boyunca büyük acılar çeken bir toplum. Bence bu yüzden dünyanın en merhametli milleti olmaları gerekirken bir asker için bebekleri öldürüyorlar. Amerika’nın da ne kadar vahşi olduğunu hepimiz görüyoruz. Türkiye dış politikasında gerçekten büyük hatalar yapıyor. Çünkü dış politikamızı Amerika’nın istekleri belirliyor. Dünyanın en hassas noktasında yer alıyor Türkiye. Bu nedenle Avrupa ve Amerika bizim Orta Asya ile birleşmemizden de korkuyor. Bizim için AB’den önce Orta Asya gelmeli. Avrasya Birliği bizim için daha mühim. Geçenlerde Şanghay toplantısı oldu. Rusya, Kore, Çin, Hindistan, İran, Pakistan ve Türk Cumhuriyetleri bu toplantıya katıldı. Bizi de davet ettiler, ancak Türkiye’den katılım olmadı. Çin bu toplantıda siz isterseniz kardeş kardeşe birleşirsiniz dedi.
Türkiye’nin geleceğine yönelik düşünceleriniz neler? Ben vatansever insanı severim ve öyle olmak isterim. Kişi vatanını, milletini, çıkar gözetmeden sevmeli. Ancak sadece sevmekle de bir yere gelemeyiz. Bu anlamda dünyanın önüne geçmemiz gerekiyor. Silahla değil, bilgi ile, çalışma ile, insanlık ile. AB, Türkiye için çok büyük yanlış bence. Şunu kafamızdan çıkarmayalım hiçbir zaman Avrupalılar bizi aralarına kabul etmez. Amerikan başkanı ne dedi: “Ben Tanrı tarafından aklandım. Yeter ki dinimizin bütünlüğü güçlensin.” Amaç yeni Haçlı Seferleri. Türkler bütün dünyaya yayıldı. Ancak işçi olduğumuzda kabul ediyorlar. Çünkü Türkler asimile olmuyor. Bu nedenle Türkler onlar için ebedi düşman, bunu değiştiremeyiz.
Dünyada insan hakları sürekli ihlal ediliyor. Siz de eserlerinizde bu konuyu gündeme taşıyorsunuz. İnsan hakları sizin için ne ifade ediyor? Her varlık kutsaldır ve kutsal olduğu kadar da barbardır. Tabiatta birbirini yakıcı yok edici tezatlar vardır. Hayvanlar aleminde yaşamak için hayvanlar birbirlerini yok ederler. İnsan ve insanlık sıfatına dönüşünden bu yana geçirdiği süreç içinde medenileştikçe daha yozlaşmış, yapısındaki maddi ve manevi çıkarcılık filizlenip kök salmıştır. İnsanoğlunun kavimleşmeye başladığı zamanda güçsüzlerin güçlülere karşı kendilerini korumak için ahlaki kaidelerin uygulanmasını istemişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu ahlaki değerlerden söz edilebilir. Savaş sonrası komünizm ve kapitalizm arasında insan hakları konusunda anlaşmaya varıldı. Kremlin komünistleri suçsuzluğun ve masumiyetin sembolü olarak barış güvercinini seçerken, Batı kapitalizmi ise havra ve kiliselerde günah çıkarırken yaktıkları mumu masumiyet sembolü olarak gösterdiler. Güçsüzlüğün güçlüye karşı kullanmaya çalıştığı manevi bir dayanaktır insan hakları platformları. Ama ne yazık ki tarih boyunca olduğu gibi günümüzde demokrasi ve insan haklarını bir yerlere götürenler, gittikleri toprakları kan gölüne çeviriyorlar. Birileri demokrasi ve insan hakları vaadiyle dünyayı eline geçirmeye çalışırken, birileri de insan hakları için can vermektedir. Medenileştikçe barbarlaşıyoruz. Yapılan tüm insanlık dışı olayları gizlemek için güçlüler insan hakları platformlarını kurdular. Böylelikle insana ne kadar değer verdiklerini gösteriyorlardı!
Embiya Çavuş’un bundan sonraki projeleri neler? Daha önceden de belirttiğim üzere; yaşanılmış kötü olayların yaşanmasını istemiyorum. Ancak yaşanmış olaylara kayıtsız kalamayacağımı da ifade edeyim. Gelecek nesillere geçmişimizi eserlerimle anlatmaya çalışıyorum. Şu anda İsrail’in Lübnan’da ne yaptığını anlatan tablom üzerinde çalışıyorum. Sonra, mücadelerle geçen hayatımdan bazı kesitleri kitaplaştırmak niyetindeyim. Vakit buldukça da sergi davetleri olursa katılmaya devam edeceğim. Savaşların son bulmasını, kötülüklerin bir daha yaşanmamasını istiyorum. Türklerin bulundukları kıtalarda dayanışma içerinde olup daha da güçlenmesi arzusundayım. Ve bu amaçla yaşıyorum...
Embiya Çavuş’un “Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın” isimli kitabını Tunaser Yayınları’ndan temin edebilirsiniz
Haberin Kaynağı:http://www.egelife.com/index.php?option=content&task=view&id=1255&Itemid=78 |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
![]() |
|
BULGARİSTAN DEMOGRAFİSİ Mavi renk (Türklerin yaşadığı bölgeler ve nüfus orantıları) 1877 Plevne Savaşı – Eskizagra, Kuzey Trakya katliamları olayları 1984 Mestanlı direnişleri - Yablanova, Varna, Şumnu, Razgrat, Pazar'cıkda tarihi eserlerin, camilerin tahribatı ve ablukalar. Yeşil renk-Pomak Türklerinin Bulgarlaştırılması ve katliamları (1972) Açık kırmızı-Makedon azınlığı. Üst köşe-Şoplar. Sarı-Tuna boyu Ulahları. Kırmızı - Burgaz'dan Moldavya ya kadar Gök oğuzlar (Gagavuzlar) Gök - Gökoğuz Türkleri Siyah-Grekler. Mor-Bulgarların yerleşim bölgeleri. Gizli esir kampı Belene Bulgaristan'daki Türk varlığının belgelerinin saklanması, yok edilmesi ve Bulgaristan'da Türk olmadığını belgelemeye çalışan sözde Bulgar iddiası; Jivkov "Onlar Bulgar asıllı Müslüman, kendi iradeleriyle asıllarına dönüyorlar, Bulgaristan da Türk yok" ! Anavatandan koparıldığından beri Bulgaristan'da kalan evlad-ı fatihan nesli üç büyük savaş,dört zorunlu göç ve soykırım yaşadı. Yarın ne olacağı belli değil. Tuval üzerine yağlı boya (70x95) 1985 |
|
Lunapark ve Mahalle Oyunları
Çok uzun zamandır merak ettiğim “lunapark” sözcüğünün anlamını açıkçası merakımı tatmin etmeyecek şekilde çok sığ bilgiler halinde bulabildim. Neden mi merak ediyorum? Çocukluğumuzun unutulmaz anları ya mahalle oyunları ya da annelerimizin babalarımızın götürdüğü lunaparklardır. Okul sonrası geldiğimiz evde, sabırsızlıkla dışarıya çıkıp arkadaşlarımızla oynayacağımız oyunları düşlerdik. En çok sevdiğimiz oyunları en çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla oynamaya çalışırdık. Yaz aylarında gece yarılarına dek oynadığımız tüm sokak oyunlarında “yarın okul yok” diyerek, zamana aldırmadan türlü türlü oyunlar yaratırdık. Ama sokak oyunlarımızın dışında bazılarımızın, zamanının bir kısmını eğlenerek geçirebildiği bir de lunaparklar vardı.
Gelin öncelikle lunaparklar hakkında bazı açıklamalara ve tanımlamalara bir göz atalım.
“Lunaparkın İtalyanca’dan dilimize geçtiği, çok eski bir zamanda İtalya’da bir ağaç ve demir ustasının varlığından söz edilir. Bu usta kızı Luna için ağaç ve demirlerden güzel bir park yapmış. O çevredeki çocukların zaman içerisinde hepsi bahçedeki bu parkta toplanır olmuş. Her gün “Haydi Luna’nın parkına gidelim” derlermiş. Böylece o parkın adı zaman içersinde ‘lunapark’ haline gelmiş. Çocukların bu ilgisi zamanla bu sektörü yaratmış.” *
Yukarıdaki açıklama açıkçası tatmin edecek bir açıklama olmayabilir. Sanırım şu açıklama daha doyurucu, doyurucu olmakla beraber doğru olabilir.
“Anatoliy Lunaçarskiy (1875-1933) bir Rus siyaset adamıdır. Aynı zamanda da başarılı bir sanat ve edebiyat tarihçisidir. 1905 yılında ülkesinde ayaklanma girişiminin başarısızlığa uğraması sonucu Fransa'ya kaçmak zorunda bırakılınca, yaşamını sürdürebilmek için kendi adını verdiği bir park kiralamış ve bu parkta tam on iki yılını nişan tahtalarıyla, sallanan tahta atlarla, tahterevallilerle, dönme dolaplarla oynayan çocuklara sandviç satarak geçirmiştir. 1917 yılında Çarlık rejiminin yıkılmasıyla Rusya’ya dönmüştür. Çocuklar Lunaçarskiy'nin parkını hiç unutmamışlar ve bu park ‘Luna'nın Parkı’ anlamında “Lunapark” adını almıştır.” **
İşte bizde ve dünyanın dört bir köşesinde başka başka isimler takılsa da, lunaparkların adı Lunaçarskiy’den gelmektedir... Evet Lunaçarskiy önemli bir siyaset, tarih ve sanat adamı olmakla beraber ‘lunapark’ sözcüğünün isim babasıdır.
Bunun dışında Avrupa’da, Amerika’da ve daha birçok yerde lunaparklar festivallerle, sergilerle aynı anlamda kullanılmaktadır. Oyuncakların yanı sıra bu tür büyük “eğlence” ortamlarında yiyecek, içecek hizmetleri de verilir. ***
Lunaparkın tanımına ve kısaca tarihçesine baktıktan sonra gelelim nasıl geliştiğine ve günümüze geldiğinde o eski bildiğimiz lunaparkların yerini, Tatilya, Disneyland gibi “eğlence” merkezleri mi almıştır sorularını sormaya! Mahallelerde, küçük yaşlarda oynadığımız hiçbir oyunu lunaparklarda göremeyiz. Saklambaç, yakalamaç, uzun eşek, evcilik, renkli istop, mıçi (topla oynanır), ortada sıçan, meşe (bilye) gibi birçoğu lunaparklarda olmayan oyunları sokaklarda mahallemizde oynardık. Bizler küçük yaşta oyun oynarken yeni yeni oyunlar yaratır, hayal gücümüzü, kullanarak yaratıcı yanımızı geliştirirdik. Çocukluğumuzda oynadığımız oyunları görürüz kimi zaman Türk filmlerinde, tiyatro sahnelerinde ve ortak geçmişimizde yolculuğa çıkarız. Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız birçok sahnede ise “ne kadar da çok eğleniyoruz” mesajını görürüz sürekli. Ama sormadan, sorgulamadan ve düşünmeden “hazır” bir şekilde alırız görüntüyü ve seyrederiz. Sizce lunaparklardaki hangi “oyuncak” hayal gücümüzü zorlayabilir? Dönme dolaplar mı, yoksa atlıkarıncalar mı? Lunaparktaki hangi oyunda ya da oyuncakta zihnimizi zorlayan, geliştiren unsurlar vardır? Sizce lunaparklardaki her oyuncak çocuğa hazır sunulmuş değil midir? Üretmeyen, yormayan çocuklar parkı değil midir lunaparklar? Neden eğlenmek için paramızı verip Tatilya veya Disneyland benzeri yerlere gidelim? Mahallede küçük yaşta tozun toprağın, hatta çamurun, yağmurun ve karın altında doyasıya eğlenmek varken! Kar yağsın deyip kardan adam yapalım, kar topu oynayalım diyen bizler değil miyiz? Bizler lunaparklarda topluca oyun oynayamazken, mahalle arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlarda paylaşmayı, sevmeyi, saymayı öğreniyoruz...
Batının çocuklarına bakınız, üretmekten yoksun, paylaşmayan, yalnız yaşamayı seven, sürekli bencil tavırlar içindedir. Elbette lunaparklar heyecan yaratır, zaman geçirtir. Ancak “fast food” gibidir. Yersiniz şişirir, iki saat sonra tekrar yersiniz. Hastalıktır... Çeker gidersiniz... Sokaktaki oyunlar “sulu yemek” gibidir... Renkli, doyurucu ve tadı damağınızda kalır...
Haberin Kaynağı:http://www.egelife.com/index.php?option=content&task=view&id=1339&Itemid=78 |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
![]() |
|
TÜRKİSTAN'DAN AÇIK DENİZLERE Sultan Melikşah zamanında Büyük Selçuklu İmparatorluğunun Hudutları Türkistan, İran, Irak, Suriye ve tüm Anadolu’yu kapsıyordu. Atalarımız 1072-1100 yılları arasında Akdeniz'e, Karadeniz'e Adalar denizine ulaştı. Kara devleti olmaları nedeniyle denizcilik tecrübeleri yoktu. Anadolu’ya ulaşıncaya kadar gördükleri Hazar ve Aral gölleri idi. Buna rağmen 1100 yılında Türk beğ'I Tanrı - bermiş Efes şehrini, Caka bey İzmir'i aldı. İlk Türk donanması Foça’yı zaptetti. Adalara hücum başladı. Sultan Melikşah'ın Anadolu’yu fetihle görevlendirdiği Gazi Süleyman Şah ve emrindeki Türk beyleri denizlere ulaştılar. GAZİ SÜLEYMAN ŞAH maiyetindeki komutanları Gümüştekin, Danişment Gazi, Yağmur Beğ, Atsız Beğ'e denizlerin ötesini gösteriyor. Tuval üzerine yağlı boya |
|
BELENE
KÂBUSU - Embiya Çavuş
Bulgaristan'da gidenin geri
gelmediği Belene zulmünden kurtulduktan takriben 20 yıl sonra Türkiye'ye
gelen Embiya Çavuş, bu tecrübeden sonra yaşamaktaki maksadının, yaşadığı ve
gördüğü olayları yazıp çizerek gelecek nesillere * 1944 yılında, bilindiği gibi komünizm, özellikle Rusya'da, Türklere karşı bir asimilasyon ve soykırım politikası uyguladı. Bunun Bulgaristan'daki sonuçları ne oldu?
Embiya Çavuş- "1944'te, komünizmin
Balkanlara gelmesi, komünizm perdesi ardında Panslavizmin bölgeye yerleşmesi
olacaktı; eğer komünizm çökmeseydi. Komünizm daha ilk adımlarında 4 milyona
yakın Türklerin temizliğine girişti. Göçler başladı. Dünya kamuoyunda
komünizme karşı kötü imaj oluşturması endişesiyle bu göçleri durdurmaya
karar veren Moskova, Rusya'ya iltica eden Nazım Hikmet'i devreye soktu.
Nazım; Bulgaristan'da yaşayan alevilerin arasında yaptığı konuşmada, "Göçü
durdurun. Burada okuyup tahsil yaptıktan sonra hep birden Türkiye'ye
gideceğiz" dedi. Kapanmış olan Türk okulları açıldı. Türkçe eğitim başladı.
Üniversite ve başka Türk okulları açıldı. Bu okulların öğretmenleri genelde
Azerbaycanlıydı. Moskova'nın amacı Bulgaristan Türkleri arasından
yetiştirdiği kadroları Türkiye'yi komünistleştirme planında kullanmaktı, ama
geri tepti. Bulgaristan okullarında yetişenler, üniversite tahsili yapanlar
da dahil komünist değil Türk milliyetçisi oldu. Polonya vatandaşı, Slav
kökenli Nazım'ın planı Kremlin'i hayal kırıklığına uğrattı."43 camiden tek
cami kaldı * Todor Jivkov dönemindeki Bulgar zulmünü anlatır mısınız?
Embiya Çavuş- "Azılı bir diktatör
olan Jivkov, 500 yıl Osmanlı esareti imajı yaratarak zulüm yaptı. Sırtını
Moskova'ya dayayarak, Türk halkını köy ve şehir meydanlarına topladı. Beyaz
adamın kızılderililere yaptığını yaptı. "Siz bugünden itibaren Türk
değilsiniz. Atalarınız, Dragan, Petkan, Maria, İrina'dır" deyip ellerine
Slav kimlikleri verildi. Dünya da, "Kendi rızası ile soyuna dönme"
açıklaması ile aldatılmaya çalışıldı. Asimilasyon hızlanmıştı. Jivkov, daha
da ileri gidecekti ama beklenmedik bir şekilde çöküştü. Bir milletin yok
edilmesi için tarihi eserlerin ortadan kaldırılması gereklidir. Jivkov,
buldozerlerle mezarlıkları, camileri ve köprüleri yıkmaya başlamıştı ama
Kremlin düştü. Ben, Balkanları ve Bulgaristan'ı tanıdığım gibi Türk
dünyasını da tanırım. 1944'te, Şumnu'da 43 camii vardı. Mescitleri ve tarihi
binalarının hesabı olmayan bu tarih dolu şehir Bulgaristan'ın İstanbul'uydu.
Asimilasyon sonunda, 1989'da, ayakta, bir tek Tombul Camii kaldı. O da
Birleşmiş Milletler koruma altına aldığı için kaldı. Komünizm çökmeseydi
Bulgaristan'da ne Türk, ne Müslüman kalmazdı. Balkanlardaki Slavların, Türk
insanına karşı olan tarihi düşmanlığı sürüp gidecektir. Bugün Bulgaristan'da
2 milyon Türk, 600 bin Müslüman, Rum, Çingene, 700 bin Kuman,Pomak Türk'ü
Müslüman ve 3.300.000 Bulgar yaşıyor. Bugün Balkanlar, Osmanlının yerini
almak için çalışan Yunan ekonomi ve siyasetinin altına girmiştir."Gelecek
nesiller için hayat
* "Yıllar boyu insanlık aradım,
eşitlik aradım, ama çaresizlik beni ezilen halkımın var olma mücadelesine
itti" diye bir cümleniz var. Buradan hareketle Bulgaristan'da verdiğiniz
mücadeleden biraz bahseder misiniz?
Embiya Çavuş- "Ben, gençlik
yıllarımı, Türkiye ve Türklere karşı ebedi düşman olan bir ülkede yaşadım.
Halkının haklarını savunacaksan bilinçli mücadele gerekir. Bulgaristan'da bu
şartları elde etmek çok güçtü. İstihbarat ve
* 4 yıl pranga, 6 yıl Belene, 6
yıl da başka bir yerde hücrede geçen 16 yıllık hapisten sonra müebbet
cezanız 101 yıla indirilmişti. Biz, sizin yaşadığınız Belene Kampı olayını
filmlerden ancak tanıma imkanı bulmuştuk. 6 yıl kaldığınız bu Belene
hakkında neler anlatacaksınız?
Embiya Çavuş- Evet 16 yıl. Tonlarca
kitap yazılabilecek bu konunun detayına girmeden önce komünist sistemdeki
hapislik ve kamplardaki şartların ne kadar insanlık dışı ve işkencelerle
dolu olduğunu bilmek lazım. Komünist sistemin
* Belene'den nasıl kurtuldunuz?
Embiya Çavuş- 1956 yılında, Rus ve
Bulgar orduları, komünizme karşı ayaklanan Macarları bastırmak için
Budapeşte'ye girmişlerdi. Batılılar da komünist devletlerin semalarına
istihbarat balonları gönderdiler. Birleşmiş Milletler elde ettiği bu
istihbaratlarla Bulgaristan'ı sert bir şekilde kınayarak Belene kampının
kapatılmasını istedi. Böylece orada kalan bir kaç yüz kişi hapishanelere
sürüldüler.
Haberin Kaynağı:http://www.balkanlar.net/index.php?iden=49&ind=reviews&op=entry_view |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
![]() |
|
Atatürk'ün şahsında Türk Milletinin verdiği bağımsızlık mücadelesinden bir kesit. Trabulusgarp cephesi, Atatürk'ün Samsuna çıkışı, Sivas kongresi, Sakarya savaşı, Kocatepe. Türk Milleti'nin canını dişine takarak sürdürdüğü yakın tarihimizin en büyük savaşı; İstiklal harbimiz ve Atatürk. Yunan ordusunun İzmir de denize dökülmesi ile sonuçlanan bu büyük zaferin son anlarını Atatürk silah arkadaşları İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa ve Mehmetçikler ile Belkahvede büyük bir mutluluk ve sevinçle seyrediyor. Savaşın bir cephesi başarıyla tamamlanmıştır. Şimdi ikinci bir cephede "Temelleri yüksek Türk kültürü ve Türk kahramanlığı" olarak atılan Türkiye Cumhuriyeti devleti'nin çağdaş bağımsız bir devlet olarak yaşaması için savaş başlar. Gazi MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Türk Milletine kaderde, kıvanç da kutsal değerlerde vatanın ve milletin bölünmezliği inancında birleşme, bütünleşme mesajlarını veriyor. Tuval üzerine yağlı boya (75x120) 1998 |
|
Yorumlar
Ne
denilebilir ki Belene konusunda aslında kelimeler çok yetersiz kalır.En iyi
de o acıyı o vahşeti yaşayanlar bilir.Vahşeti yaşatanlar ise insan zaten
değil!.bir yakınım tam koskoca 4 yıl yaşamış o vahşeti.Anlattığı her olayda
tüylerim diken diken oluyor resmen.Olamaz nasıl bu kadar cani olabilirler
diyorum her seferinde.Yazık koca 4 yıl sadece 4 yılla kalınsa etkisi hala
üzerinde hala rüyalarında hala attığı her adımda hep aklında! UNUTULUR
MU!!!... Çeliğe su veren mücadele Dava arkadaşı merhum Ahmet Şefik Şerefli, Embiya Çavuş'u şöyle anlatıyor: "Davasıyla, sanatıyla milli çizgide adımlayan bir mücahit ressam. Onu yoğuran da, çeliğine su veren de mücadelesidir. O yolundan, çizgisinden hiç şaşmadı. Milliliği yaşadı ve savundu. Yağlı boya tablolarında onu sanatlaştırdı. Yaşamını Türk dünyasının varlığına adamış ve darağacından kurtulmuş bir kardeşimizdir. Ona hiç bir zulüm baş eğdirememiştir." Benlik adına direten biri. Ethem
Baymak ise şu dizelerle anlatmış bu Belene gazisini:
1978 yılında yarı mübadele ile Türkiye'ye geldim. Dış ülkelerde Türkiye'ye hizmet nedeniyle vatani hizmet tertibinden emekli kabul edildim."..... EVET BU BİR GERÇEK. NE KADARDA ( İSİM DEĞİŞTİRME) BİZLERİ KENDİLERİNE KATMAYA ÇALIŞSALARDA BULGARLARIN OSMANLIYA KARŞI GİZLİ NEFRETİ SÖNMEYECEK.TÜRKLERDE DÜNYA DÖNDÜKÇE BİLDİĞİNDEN VE DÜŞÜNCELERİNDEN VAZGEÇMEYECEK .
Bizler daha o senelerde dünyada bile
yokmuşuz, siz daha o zamanlar neler çekmişsiniz! |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
|
![]() |
|
Embiya Çavuş 1926'da Şumnu'da doğmuş
bir sanatçı. Hayatını Türklük meselelerine çözüm bulmak amacı ile çilelerle
doldurmuş, bu uğurda sürgünlere yollanmış, prangalar vurulmuş, çalışma
kamplarında çalıştırılmış bu dava adamını tanıma fırsatına eriştim. Yazının kaynağı:http://www.hunturk.net/forum/k-degerli-sanatcimiz-embiya-cavus-2999.0.html |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
|
|
DEMİR PERDE ARKASINDAN İNSANLIĞA İMDAT! Balkanlardaki 500 yıllık Türk varlığının devamı evlad-ı fatihan neslinin anavatandan koparıldıktan sonra karşılaştığı felaketler dizisi. Türk Rus Savaşı (93 Harbi) Balkan Savaşı (1912-1913) 1932-1935 1984-1989 zorunlu göçler. Kan, zulüm gözyaşı ve sürgün günleri. İnsanlık dışı uygulamalar. Balkanlarda tarih boyu hazırlana gelen Panslavizm, çözüşmekte olan komünist diktatörlüğün hayal ürünü olarak kaldı. Binlerce insan öldürüldü, işkence edildi, tecavüze uğradı. 1984-1989 yıllarında 2,5 milyon soydaşımızın Bulgarlaştırılmaları sırasında maruz kaldıkları zulüm, işkence ve gözyaşı dolu kara tablo ve soydaşlarımızın hür dünya ve Türkiye'den İmdat Yakarışları. İMDAT TÜRKİYE, HÜR DÜNYA İMDAT... Tuval üzerine yağlı boya(66x90),1984 |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
![]() |
|
ANALARIN GÖZYAŞI: 'BAKÜ' Ermenistan-Azerbaycan Savaşı. Ermenilerin Karabağ topraklarını işgal etmesiyle başladı. 1990 Şubatında "Şuşa" çevresinin düşmesi üzerine Azerbaycan'da gerginlik tırmandı. Halk o zamanki adı ile Lenin Meydanı'nda toplandı. Gösteriler yapıldı, çadırlar kuruldu. Halk meydanlarda yatıp kalkıyordu. Devamlı gösteriler yapılıyor,hükümetten Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasını isteniyordu. Bu ortamda "Halk Cephesi Hareketi" oluştu. Cumhurbaşkanı Muttalibov'un istifası istendi. Muttalibov'un cevabı Rus askerlerini çağırmak oldu. Macaristan'ı, Çekoslovakya'yı, Afganistan'ı işgal eden geride kan, zulüm, gözyaşı bırakan işgalci Rus Ordusu, ölüm ve insanlık dramı senaryosunu Azerbaycan'da bir kez daha yazdı. Yine kan, zulüm, gözyaşı, yeni bir insanlık dramı. Halk Rus işgaline karşı vatanlarını savundu. Genç-ihtiyar, çocuk-kadın binlerce insan öldürüldü. "Halk Cephesi"nin etrafında Rus ve Rus işbirlikçilerine karşı Azerbaycan direndi. Muttalibov kaçtı. Gelişen zaman içinde Lenin Meydanı'nın ismi "Azatlık Meydanı" oldu. Lenin heykeli yıkıldı. Tablo Bakü'nün Rus askerleri tarafından işgalini ve Azerbaycan Türkleri'nin direnişini canlandırmaktadır |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
![]() |
|
|
UYARI!!! Bu koleksiyonu meydana getirmiş olmak istemezdim.Türk dünyasından İnsanlık dışı baskı, zulüm, soykırım örneklerini sergilediğim tablolarımla Kırım, Bulgaristan, Azerbaycan, Çeçenistan'dan vahşet olaylarını canlandırmaya çalıştım. Rusya'nın ve Çin'in Türkistan'da gerçekleştirdiğim faciaları, Batı Trakya ve Irak’ta Türklere yönelik insanlık dışı saldırıları unutmuş değilim. Yaşadığımız faciaları unutmakla sebep ve sonuçları üzerinde düşünmemekle,"dostluk ve kardeşlik istiyoruz,barış istiyoruz" demekle Türk düşmanlığının sona ermeyeceğine inanıyorum. Türk ve İslam topluluklarının neden yok edilmek istendiğinin sebepleri üzerinde düşünülmesini istiyoruz. "Adam sende,bana ne" zihniyetinin geldiğimiz noktada sorumluluğu vardır. Dr. Gustava Lebon'un sözüyle "Milletler görünürdeki varlıklarını yitirmekle yıkılmazlar.Bu felakete uğrayanları yok eden illet, hafızalarını kaybetmiş olmalarıdır". Ben bu tehlikeyi gösteriyorum, uyarıyorum. Sen Türk Dünyasına karşı işlenen terör ve soykırımın bilincinde misin ? Dün Kırım,Kerkük,Kıbrıs ve Bulgaristan. Bugün Bosna, Azerbaycan, Çeçenistan. Yarın senin akibetin de bize benzer. Eğer ibret ve tedbir almassan. Tuval üzerine yağlı boya (70x100),1993 |
|
Ressam,
Porselen Uzmanı Embiya Çavuş'un büyük emek verdiği yağlı ve sulu boya
resimlerle meydana getirdiği 'Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın' adlı eseri
TUNASER Yayınları'ndan piyasaya çıktı. Kitabın önsözünde yıllardır anlatmaya
çalıştığı, uyardığı Türk Dünyasının karşılaştığı veya karışılacağı
tehlikeleri eserlerinde bir kez daha belirttiğini ifade eden Embiya Çavuş,
"Kitapta, geçmişte yaşanan insan hakları ihlalleri gelecekte bir kez daha
tekrarlanmaması için resmedilerek tuvale aktarıldı" dedi. |
EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)
EMBİYA ÇAVUŞ'LA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ:http://www.turkdunyasihaklari.org.tr/