Ceyhan Rehberi, Ceyhan Kaymakamlığı, Ceyhan Belediyesi, Ceyhan Resimleri, Turkey Ceyhan, Türkiye Ceyhan, Ceyhan Adana, Baku Tbilisi Ceyhan, Ceyhan Botaş, Ceyhan Petrol, Baku Tiflis Ceyhan, Ceyhan Mahalleleri, Ceyhan Turizm, Ceyhan Hotel, Ceyhan Tekstil, Ceyhan Ziraat, Ceyhan Spor, Ceyhan Haberleri, Ceyhan Rehberi, Ceyhanrehberi, Ceyhan Rehber, Ceyhan Adana, Ceyhan Belediyesi, Ceyhan Kaymakamlık, Ceyhan Resimleri, Ceyhan Telefon Listesi, Ceyhan Adana, Baku Tbilisi Ceyhan, Ceyhan Botaş, Ceyhan Petrol, Ceyhan Rafineri, Baku Tiflis Ceyhan

Embiya Çavuş 

 

Embiya Çavuş

(Doğum Yılı: 1926, Doğum Yeri: Mahmuzlu, Şumnu, Bulgaristan)

Bulgaristan Türkü ressam ve porselen sanatçısıdır.

1933 yılında ilköğrenimine başlayan Çavuş, 1937’de Kemallar şehrinde bir yıl olmak üzere rüştiye (ortaokul), 1938–1941 yılları arası Şumnu ilinde medrese eğitimini tamamladı. Okul hayatı devam ederken resme merak sarmıştı ve amatör çalışmalarda bulunmuştu. 1944 yılında Ermeni asıllı okul müdürünün hışmına uğrayarak ilelebet Bulgaristan eğitim sisteminden mahrum bırakılmıştı.

1945 yılında Komünist rejimin başa gelmesiyle eğitim sistemine geri alındı. 1945 yılında nüvvab (lise) okuluna başladığında, Türk okulları kapatılmıştı. Bunun üzerine beş arkadaşıyla birlikte sonradan Türkiye tarafından tescil edilecek olan “Bulgaristan Türklerinin Varlığını Benliğini Koruma Teşkilatı’nı” kurdu.

1946 yılında 45 günlüğüne çalışma kampına gönderildi. 1947 yılında Gümülcine dönüşünde askeri istihbarat alanında (RO) yaralanmış olarak bulunup Varna’ya gönderildi. Varna’da işkencelerle geçen bir yılın ardından, 1948 yılında teşkilat kurmaktan, casusluktan ve Tito ile Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ölüm cezasına çarptırıldı. 1949–1956 yılları arasında “ağarlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile Belene’de kaldı.

Batı dünyasının baskıları sonucu Komünizmin birçok ağır hapishanesi kapatılırken, kendisini önce Plevne’ye sonra Sofya’ya naklettiler. 1963 yılında şartlı salıvermeden yararlanarak serbest kaldı.

1965 yılında Yenipazar’daki porselen fabrikasına porselen uzmanı olarak işe başladı. Porselenden tablolar, vazolar yapmaya başlamıştı. Çalışmalarını büyük bir titizlikle yapıyor ve sanatında doruğa tırmanıyordu. Eserleri Almanya, İngiltere, Finlandiya ve SSCB’de sergilendi. 1974 yılında Polonya’ya, 1976 ve 1977 yıllarında SSCB’ye davet edilerek porselen konusunda istişarelerde bulundu.

1979 yılında arzu ettiği anavatanı Türkiye’ye yarı mübadale sonucu geldi. Dışişleri Bakanlığı’ndaki kısa bir çalışma evresinden sonra İzmir’e yerleşti.

1985 yılında İzmir Balkan Göçmenleri Kültür Dayanışma Derneği’nin (BAL – GÖÇ) kurucu üyesi olarak dernek faaliyetlerine resmettiği eserleri ile başladı. 1999 yılına dek BAL – GÖÇ’te başkan yardımcılığı görevinde bulundu. 1999 yılında Celal Öcal ile birlikte Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği’ni kurdu. Halen fahri başkan sıfatındadır.

Ayrıca, ABD Balkan Ülkeleri İnsan Hakları Konseyi üyeliği, Amerikan İnsan Hakları Derneği üyesi, New York Bulgaristan Türkleri Derneği üyeliği, Amerikan-Türk İslam Kültür Derneği üyeliği görevlerinde bulunmaktadır.

Yirmi bir yıl içinde aralarında ABD (New York, Washington Elçilikleri ve BM Teşkilatı) ve Kanada’da (elçilik) olan, yüz altı resim sergisi açılışında bulunmuştur. Tunaser Yayınları tarafından Türkçe ve İngilizce olarak piyasaya sürülen Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın (Let What We Live Not To Be Repeated) kitabının yazarı ve resmedenidir. Evli ve bir kız çocuk babasıdır.

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

 

Ceyhan'da açmış olduğu 1. sergi "İnsanlığa Çağrı"; Boğazlayan Kaymakamı Milli Şehit Kemal Bey anısına açılan anıt münasebeti ile K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Rauf DENKTAŞ tarafından açılmıştır. 2. sergi "Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın"; Ceyhun'dan Ceyhan'a Sempozyumu münasebeti ile Ceyhan Belediye Başkanı Sayın Hüseyin Sözlü tarafından açılmıştır. Bir Balkan Türk'ü olan Embiya Çavuş Ceyhanlı hemşerileri tarafından çok sevilmiş biri olarak; Eserleri 2.Kitabı "Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın"(Tunaser Yayıncılık) Kitabında toplanarak Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları olarak bastırılarak Dünya Kamuoyuna sunmuştur.

 

 Embiya Çavuş'un eserleri Çukurova Üniversitesinde de sergilenmiştir.

Ancak; Serginin yapılacağı yerin hazırlandığı gün meydana gelen olaylar münasebeti ile sergi açılışında olaylar çıkacağı sezinlendiğinden dolayı; resimler tekrar toplanarak sergi açılışı üç gün ertelenmiştir. Bu üç günlük süre içerisinde Embiya Çavuş'un eserleri Ceyhan'da Halis Demir (Truva Reklam) tarafından Ceyhan Belediye Başkan Yardımcısı Mükremin Bey'inde katkılarıyla kopyalanarak aşağıda göreceğiniz hale getirilmiş ve üç gün sonra eserlerin kopyaları Çukurova Üniversitesi'nde sergilenmiştir. Lakin korkulan başa gelmiştir,"Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın" Sergisi üniversitede çöreklenmiş olan Türk düşmanları tarafından basılmış, meydana gelen harbede de onlarca öğrenci yaralanmış. kopya eserler yerlere çalınmış. Bu olaylar dan sonra Çukurova Üniversitesi rektörlüğü R1 Anfisini kapatarak Üniversiteye Türk Bayrağı asmıştır.

SOL GÖRÜŞLÜ ÖĞRENCİLER SERGİ BASTI: 6 YARALI...

Çukurova Üniversitesi'nde, sol görüşlü öğrencilerin Ressam Embiya Çavuş'un resim sergisini basması sonucu çıkan kavgada 6 kişi yaralandı.

MEHMET KAYMAK
ADANA - Çukurova Üniversitesi'nde, sol görüşlü öğrencilerin Ressam Embiya Çavuş'un resim sergisini basması sonucu çıkan kavgada 6 kişi yaralandı.

Edinilen bilgiye göre, Bulgaristan Türkleri'nin yaşadığı acı gerçekleri yorumlayan eserler üreten Ressam Embiya Çavuş, bugün "İnsanlığa Çağrı" adlı resim sergisini Çukurova Üniversitesi Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'nda açtı.

Öğle saatlerinde serginin açıldığı Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'na gelen sol görüşlü 15-20 öğrenci, Ressam Embiya Çavuş'a, "Biz PKK'lıyız, komünistiz. Bu resim sergisi bize hakarettir. Sergiyi kapat, yoksa seni de sergini de yakarız" diyerek tehditler savurduktan sonra ayrıldı.
Yarım saat sonra sol görüşlü 70-80 kişilik öğrenci grubu, Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'nu taş ve sopalarla bastı. Salonun girişindeki üniversite öğrencilerinin açtığı sergideki fotoğrafları parçalayan grupla sergiyi gezen öğrenciler arasında kavga çıktı. Kavgada yaralanan 6 öğrenci, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı.
Olay yerine gelen polis ekipleri saldırganları tespit etmek için çalışma başlattı.

Bu arada, Bulgaristan'ın Muhmuzlu Köyü'nde doğan ve Türkler'e yönelik uygulamaları protesto ettiği için 16 yıl esir kampında yaşayan Ressam Embiya Çavuş, dünyanın her yerinde sergi açtığını ve böyle bir tepkiyle karşılaşmadığını söyledi. 97. sergisini Çukurova Üniversitesi Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'nda açtığını kaydeden Çavuş, "15-20 kişilik öğrenci grubu gelerek, 'Biz PKK'lıyız, komünistiz. Bu sergi bize hakarettir, sergiyi kapat, yoksa seni de yakarız resimlerini de yakarız' diyerek tehditler savurup ayrıldılar. Yarım saat sonra 70-80 kişilik grup tekrar gelerek sergiyi bastı" dedi.

Serginin, insanın insanlığa yaptığı işkenceyi anlattığını, kimseyi hedef almadığını söyleyen Çavuş, "Üniversite yönetimini kınıyorum. Güvenlik önleminiz yoktu da neden sergiyi açtırdınız???" diye konuştu...

Haber Kaynağı:http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=216646

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

TÜRK TARİHİNDE ÜÇ ATA

Dünden bugüne, maziden istikbale Türk Dünyasına, Türk Tarihine kazandırdıkları unutulmayacak eserleri ile iftihar ettiğimiz, Ebedi ilimizin, Kutsal dilimizin, Işıklı yolumuzun Aydınlatıcısı Yüce Atalarımız... 

Türk Tarihinde Üç büyük Türk
OĞUZ KAGAN, DEDEM KORKUT, ATATÜRK
OĞUZ ATA, KORKUT ATA, KEMAL ATA
     OĞUZ ATA: Türk coğrafyasına  imzasını atan büyük hakan. Güneşi mızrak, göğü çadır bilen anlayışıyla, gök bayraklarıyla gün doğusundan gün batısına uzandı. Küheylanlar üzerinde bulutlarla yarıştı. Süngü batımı karı sökerek, kuzeyde gece ortasına kadar ilerledi. İl tutup töreyi düzenledi, çocuklarına ebedi devlet vaat etti. 
     KORKUT ATA: Kadını erkeği çocuğu ile birlikte milli idealler uğrunda mücadele eden, atı Kadını ve silahı namus bilen ve çok seven, milletin zengin ahlak ve fazilet macerasını kahraman ve ahlaklı Türk milletinin asil karakterini ve asil davranışlarının hikayesini bizlere öğreten. Eski Türk destanlarında görülen ve hükümdarlara dahi öğüt veren, halkın türlü zorluklarını kendisine danıştığı, Türk milletinin düşmanlarını daima başarısızlığa uğratacak yolları bulan, türk çocuklarına isim veren ak saçlı, veli Türk bilgesi. 
     KEMAL ATA: Devletin asli sahibi olduğu halde; Osmanlı İmparatorluğunda ikinci plana itilen, Türk halkını esaretten - özgürlüğe, ümmetten - millete, padişahlıktan - Cumhuriyete ulaştıran, temellerini Türk kültür ve medeniyetinin oluşturduğu Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu...
Tuval üzerine yağlı boya (100x75) -1995

Bebekler öldürülmesin

 

İnsanoğlu varolduğundan beri, hem çıkarları hem de hakimiyeti için süregelen savaşları yaratmıştır. Kutsal saydığı inançları ile yaşayıp o inançlarla Tanrısına kavuşmayı amaçlarken yok olup gitmiştir. Tanrıların peygamberlerini yarattığı bu kutsal topraklarda, binlerce yıldan beri süren var olma ve hakimiyet gayesi savaşları doğurdu ve sürdürdü. Ancak hiçbir savaş, Ağustos ayındaki gibi bebeklerin “terörist” damgası yediği bir savaş olmamıştı.

 

Çok geçmişe gitmeden, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kudüs İngilizler tarafından işgal edilmişti. 1948'de BM kenti Doğu ve Batı yakası olarak İsrail ile Filistin arasında bölüştürür. İngiliz ve Yahudi misyonerler tarafından Ağlama Duvarı “Tanrı Evi” Araplardan satın alınmıştı. Ve böylelikle dinler arası savaşın tohumları atılmıştı.

 

Belirli bir planın ürünü olan ve ortaklaşa yetiştirdikleri Usame Bin Ladin’in adını kullanarak İkiz Kuleleri vurdurup Afganistan’a yerleşen ABD, Ortadoğu’da İsrail ve İngiltere işbirliği ile petrol kuyularının başına geçti. ABD Başkanı George Bush, Ortadoğu politikası için şu sözleri kullanmıştı. “Tanrı beni bu mücadelelerim için akladı”.

 

İsrail’in ABD ve İngiltere ile işbirliği yapması neticesinde Birleşmiş Milletler tarafından alınan “karar” uyarınca Lübnan’a savaş açmasını tüm dünya gözü açık seyretti. Dünya nereden bilebilirdi ki BM’nin giderlerini yıllardır kurucu üyeler ödemiyor. Tüm giderler Siyonist ABD tarafından ödeniyor. Düşünebiliyor musunuz Birleşmiş Milletler çalışanları maaşlarını tek bir ülke tarafından alacak? Bunun sonucunda tüm dünya BM’in vereceği karalara “tarafsız” diyecek!

 

İsrail, Lübnan’a yaptığı saldırıyı haklı çıkarmak için kaçırılan iki askerini kullandı. İki askerin Lübnan’a bedeli masum bebekler, yüzlerce ölü, yıkılmış şehirler, köyler oldu... İsrail öldürülen 37 bebeğin ardından “terörist vurduk” diyebiliyordu. İsrail’in yaptığı bu saldırıları Hitler İkinci Dünya Savaşı’nda yapmamıştı. Nerede Birleşmiş Milletler, nerede tüm dünya, insan hakları?

 

BM uzun süren İsrail saldırıları sonrasında ateşkese soyundu. BM Genel Sekreteri Kofi Annan İsrail’in savaş suçlusu olduğunu belirtti. İsrail, ateşkesin kalkmasına az bir zaman kala bile hala saldırılarına devem etti. Ateşkes imzalandı. Ateşkes imzalandı; ama Lübnan’da hala insanlar ölüyor. Çünkü İsrail’in kullandığı “misket” bombalar patlamayı bekliyor. Sokaklarda çocukların her an karşısına çıkması muhtemel olan bu bombalar, yüksek tahrip gücüyle bulunduğu alanı etkileyip canlıları yok edebiliyor.

 

Evet daha nice dini inançlar yaratılıp savaşlar olacak. Kimileri cennet, kimileri de para ve hakimiyet için... Tabiat yok olup giderken, işte o zaman süren savaşlar bitecek. Dünya yavaş yavaş başka bir yüze bürünecek, göklerde dolaşan Mars misali...

11/09/2006 İzmir

Embiya Çavuş

Haber Kaynağı:http://www.egelife.com/index.php?option=content&task=view&id=1291&Itemid=78

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

ULAK

14.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda posta taşıma hizmeti atlılar tarafından sağlanırdı. Çağlar boyu türk ordularına zafer ve kahır haberlerini ulak getirmiş, ulak götürmüştü. Ne zaman Tuna'yı hatırlasam Kırat'ın nal seslerini duyarım. Ne zaman Tuna'yı görsem Kırat'ın toz dumanı görünür ufuklarda koynunda padişah fermanını taşıyan ulak, Tuna boylarında at koşturuyor. 1976 yılında yapılan bu tablo bir türk işçisinin yardımıyla Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçırıldı. Tuval üzerine yağlı boya (50x80) 1976 

“Medenileştikçe Barbarlaşıyoruz”

Sayısız savaşa sahne olmuş yorgun dünyamızın bu acısına bizzat tanıklık etmiş ve aslında kendi içinde bu yorgunluğu paylaşmış olan Embiya Çavuş’un ağzına öyle çok yakışıyor ki “Savaşlar sürmesin” çağrısı. O’nun savaşlar, insan hakları ihlalleri, işkenceler ve sürgünler arasına sıkışıp kalan yaşamı, insanın insana karşı ne kadar acımasız olabileceğini anlatan bir film senaryosunu andırıyor. Medenileştikçe barbarlaştığımızı dile getiren Embiya Çavuş kendi yaşadıklarından yola çıkıp, tüm insanlığın yaşadıklarını resimlerinde anlatıyor.

EMBİYA ÇAVUŞ HER AY DERGİMİZDE YAZIYOR... OLAY YARATACAK, GÜNDEMDEKİ KONULARIN DERİN ANALİZİNİ SAKIN KAÇIRMAYIN...

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Bulgaristan’ın Şumnu ili Mahmuzlu köyünde 1926 yılında doğdum. 1933 yılında ilköğretime başladım. 1937’de Kemaller şehrinde bir yıl olmak üzere rüştiye (ortaokul), 1938 – 1941 yılları arasında Şumnu ilinde medrese eğitimimi tamamladım. Okul hayatı devam ederken resme merak sarmıştım ve amatör çalışmalarda bulunmuştum. 1944 yılında Ermeni asıllı okul müdürünün hışmına uğrayarak ilelebet Bulgaristan eğitim sisteminden mahrum bırakıldım. Ancak1945 yılında komünist rejimin başa gelmesiyle eğitim sistemine geri alındım. 1945 yılında nüvvab (lise) okuluna başladığımda, Türk okulları kapatılmıştı. Bunun üzerine 5 arkadaşımla birlikte sonradan Türkiye tarafından tescil edilecek olan “Bulgaristan Türklerinin Varlığını, Benliğini Koruma Teşkilatı”nı kurduk.

1946 yılında kırkbeş günlüğüne çalışma kampına gönderildim. 1947 yılında Gümülcine dönüşünde askeri istihbarat alanında (RO) yaralanmış olarak bulundum ve Varna’ya gönderildim. Varna’da işkencelerle geçen bir yılın ardından; 1948 yılında teşkilat kurmaktan, casusluktan ve Tito ve Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ölüm cezasına çarptırıldım.

1949 – 1956 yılları arasında “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile Belene’de kaldım. Batı dünyasının baskıları sonucu komünizmin birçok ağır hapishanesi kapatılırken, beni önce Plevne’ye sonra Sofya’ya naklettiler. 1963 yılında şartlı salıvermeden yararlanarak serbest kaldım.

1965 yılında Yenipazar’daki porselen fabrikasına porselen uzmanı olarak işe başladım. Porselenden tablolar, vazolar yapmaya başladım. Çalışmalarımı büyük bir titizlikle yaptım. Eserlerim Almanya, İngiltere, Finlandiya ve Rusya’da sergilendi. 1974 yılında Polonya’ya, 1976 ve 1977 yıllarında Rusya’ya davet edilerek porselen konusunda istişarelerde bulundum.

1979 yılında arzu ettiğim gibi anavatanım Türkiye’ye yarı mübadele sonucu geldim. Dış İşleri Bakanlığı’ndaki kısa bir çalışma evresinden sonra İzmir’e yerleştim. 1985 yılında İzmir Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nin (BAL – GÖÇ) kurucu üyesi olarak dernek faaliyetlerine resmettiğim eserler ile başladım. 1999 yılına dek BAL – GÖÇ’te başkan yardımcılığı görevinde bulundum. 1999 yılında Celal Öcal ile birlikte Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği’ni kurduk. Halen bu derneğin fahri başkanıyım.

Ayrıca,  ABD Balkan Ülkeleri İnsan Hakları Konsey üyeliği, Amerikan İnsan Hakları Derneği üyeliği, New York Bulgaristan Türkleri Derneği üyeliği, Amerikan – Türk İslam Kültür Derneği üyeliği görevlerinde bulunmaktayım.

Yirmi bir yıl içinde aralarında ABD (New York, Washington elçilikleri ve BM Teşkilatı) ve Kanada da (elçilik) olan, yüz bir resim sergisi açtım.

 

Acılarla yoğrulmuş bir hayatınız var. İnsanlığın ortak acılarını kendi acılarınızla harmanlayıp eserlerinize yansıtıyorsunuz. Amacınız nedir?

Misak-ı Milli hudutları dışında kalmış topraklarda yaşamanın acılarını bilir misiniz? “Atalarımın beş yüz yıllık Osmanlı esaretinin intikamını senden alacağız” denilen bir ülkede var olmak için işkence, dayak ve hakaretler altında yaşamaya çalışırsınız. Yaşamaya çalışırken sizi ayakta tutan şey vatan sevgisidir. Bu nedenle bir insanın vatanını sevmesi için yurtdışında yaşayıp, hasretlik çekmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ben, gelecek nesillere uyarı ve ibret olsun diye Türk dünyası insan haklarına yöneldim. İnsan hakları ve demokrasiyi bir yerlere götürenler Türklere yapılanları görmezlikten gelirken, yaşanılan dramatik hayat, “acıları çeken bilir anlayışıyla” ihlal edilen insan haklarını duyurmak için yola koyulduğumda Türk kimliğine yapılanları gördüm ve eserlerimde aktarmaya çalıştım.

Bize barbar diyen “Uygar Batının” dilini ve dinini kabul edenler köle olarak çalıştırılmış, diğerlerine ise yaşama şansı tanınmamıştır. Çalıştırılan kölelerin de tüm yeraltı ve yerüstü varlıkları ellerinden alınmıştır. Uygarlık ve insan hakları alanında üzerine toz kondurmayan Batı, arkasına dönüp “dünkü” tarihine ve bugününe bir baksın, baksın ki uygar kim barbar kim görsün!

Dünya bizim kadar evrensel düşünmüyor. Kelimenin adı var ama yalnız bizi aldatmak için kullanıyorlar.

Osmanlı Orta Avrupa’ya kadar gitti. Birçok topluma hakim oldu. Bunların ne din, ne dil, ne mal-mülk, ne kadınına, erkeğine, çocuğuna dokundu. Batı ile Amerikalıların yaptığını yapmamıştır, burunlarını bile kanatmamıştır. Zaten bunun için varlığını uzun yıllar sürdürmüştür. Nereye baksan Osmanlı’nın izleri var. Buna rağmen barbar olarak adlandırılmıştır.

Yıllardır anlatmaya çalıştığım, uyardığım Türk dünyasının karşılaştığı veya karşılaşacağı tehlikeleri eserlerimde bir kez daha belirttim.  Bu zamana kadar hiçbir tablomu satmadım Çünkü benim amacım para değil, insanlığın insana karşı yapmış olduğu kötülüklerin belgelenmesi. Gelecek nesiller de görsün.

 

Kısaca Anadolu dışındaki Türklere bakışınızı öğrenebilir miyiz?

Ortaasya’dan geldik. Bana göre dünyanın üçte biri Türk kökenli. Bu ırkçılık değil. Türklerin yaşam tarzının kökeninde Şaman geleneği yatıyor. Şamanizm’de dürüstlük, çalışkanlık, temizlik, insanlık esastır. Bizim törelerimiz din kadar kutsaldır. O zamanki insanlarda boş konuşmak yoktu, her söz atasözü kadar kutsaldı, geri dönüş yoktu.

Ortaasya toplulukları komünizm devrinde Türkiye’yi anavatanı olarak görüyordu. Ama komünizm çöktükten sonra bizim işadamlarımız gitti. Bunun yanı sıra üç kağıtçılar da gitti. Bu tür olaylardan dolayı Türkiye’ye karşı soğuk baktılar. Böyle olduğunu bilmiyorlardı.

 

İkinci Dünya Savaşı ile günümüze dek dünyadaki olaylara bakışınız nedir?

Komünizm savaş sonrasında çok güçlü çıktı. Elinde silah, ordu mevcuttu. Komünizm Batı dünyasına karşı cephe almıştı ve çok güçlüydü. Açıkçası dünya hakimiyetine oynuyordu Moskova. Sovyetler Birliği dışarıdan getirdiği ve komünizmin özü ile eğittiği gençleri ülkelerine gönderip maddi destek sağlıyordu. Amaç tüm dünyaya komünizmi yaymaktı. Ancak sadece Fidel Castro başarılı olabildi.

Dünya ikiye ayrılmış ve diğer tarafta kapitalist batı dünyası vardı. Ancak kapitalizmin komünizm ile mücadele edebilecek gücü yoktu. Sömürgeci Batı dünyasının sömürdüğü insanların torunları Komünizmin eşitlikçi sloganlarından etkilenmişler ve cephe alamamış hale gelmiştir Batı.

Ancak Sovyetler Birliği içinde komünist idarecilerin keyfi ekonomik uygulamaları, ekonomik açıdan Moskova’yı zora sokmuştur.  Doğu Bloku ülkeleri arasında Varşova Paktı imzalanarak Batı’nın NATO’suna  karşı güç gösterisi amaçlanıyordu. Ancak Macaristan ve Çekoslavakya içinde Batıya karşı bir ilgi vardı. Yaşanan Macaristan olayları neticesinde Batı dünyası yavaş yavaş dünya sahnesinde rol almaya başladı.

Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanacak Kore, Vietnam savaşları gibi savaşlar arasında hep Batı Kapitalizmi ile Komünizm arasında yaşanan “soğuk savaş” ürünleridir.

Son Sovyet başkanı Gorbaçov’un Batı dünyası ile tuttuğu sıcak ilişkiler Sovyetler Birliği’nin çökmesine neden oldu. Bence Batı dünyası Gorbaçov’un büyük bir anıtını dikmeli.

Komünizmin çökmesi ile artık Batı Dünyası, Dünya hakimiyeti için oynamaya başladı. ABD şu an başrolde; ancak unutmayalım ki tarihte sürekli olarak roller değişir. Batı kapitalizmi vahşet saçıyor. Neden mi; çünkü Yahudi ve Anglo Sakson işbirliği ile Dünyaya sahip olmak amacındalar. Bakın düne ve bugüne neler oluyor. Irak, Lübnan’da, Filistin’de bebekler ölüyor. Amaç Ortadoğu topraklarına yani, Dünya hakimiyeti için yolun “kutsal topraklardan” geçtiğini biliyorlar. Birileri demokrasi vaadiyle çıkıp insan haklarını ihla ediyor ve herkes buna seyirci kalıyor. Ama durum ABD için vahimdir. Yahudi zihniyetli ABD ve kapitalizm çökmeye başlamıştır. Sömürdükleri ülkelerden getirdikleri insanların nüfusları artıyor ve belki de daha fazla. Artık Fransa’da Fransız bulmak zor. Sömürülenler ülke idare eder hale gelmiştir. Sırada İngiltere ve ABD yer alıyor.

Nazi Almanyası’nın nasıl dünya hakimiyeti için hayalleri suya düştü ise, Yahudi destekli ABD çökmeye başlamıştır.

 

Günümüz Türkiye’si ile dünya politikasını değerlendirir misiniz?

İnsan varolduğundan beri bütün mücadeleler din üzerine kurulu. Savaşların temelinde insanları gruplaştırma ve köleleştirme ya da belirli çıkarlar doğrultusunda toplumları yok etme isteği yatıyor. Örneğin Yahudiler yüzyıllar boyunca büyük acılar çeken bir toplum. Bence bu yüzden dünyanın en merhametli milleti olmaları gerekirken bir asker için bebekleri öldürüyorlar. Amerika’nın da ne kadar vahşi olduğunu hepimiz görüyoruz.

Türkiye dış politikasında gerçekten büyük hatalar yapıyor. Çünkü dış politikamızı Amerika’nın istekleri belirliyor. Dünyanın en hassas noktasında yer alıyor Türkiye. Bu nedenle Avrupa ve Amerika bizim Orta Asya ile birleşmemizden de korkuyor.

Bizim için AB’den önce Orta Asya gelmeli. Avrasya Birliği bizim için daha mühim. Geçenlerde Şanghay toplantısı oldu. Rusya, Kore, Çin, Hindistan, İran, Pakistan ve Türk Cumhuriyetleri bu toplantıya katıldı. Bizi de davet ettiler, ancak Türkiye’den katılım olmadı. Çin bu toplantıda siz isterseniz kardeş kardeşe birleşirsiniz dedi.    

 

Türkiye’nin geleceğine yönelik düşünceleriniz neler?

Ben vatansever insanı severim ve öyle olmak isterim. Kişi vatanını, milletini, çıkar gözetmeden sevmeli. Ancak sadece sevmekle de bir yere gelemeyiz. Bu anlamda dünyanın önüne geçmemiz gerekiyor. Silahla değil, bilgi ile, çalışma ile, insanlık ile.

AB, Türkiye için çok büyük yanlış bence. Şunu kafamızdan çıkarmayalım hiçbir zaman Avrupalılar bizi aralarına kabul etmez. Amerikan başkanı ne dedi: “Ben Tanrı tarafından aklandım. Yeter ki dinimizin bütünlüğü güçlensin.” Amaç yeni Haçlı Seferleri.

Türkler bütün dünyaya yayıldı. Ancak işçi olduğumuzda kabul ediyorlar. Çünkü Türkler asimile olmuyor. Bu nedenle Türkler onlar için ebedi düşman, bunu değiştiremeyiz.

 

Dünyada insan hakları sürekli ihlal ediliyor. Siz de eserlerinizde bu konuyu gündeme taşıyorsunuz. İnsan hakları sizin için ne ifade ediyor?

Her varlık kutsaldır ve kutsal olduğu kadar da barbardır. Tabiatta birbirini yakıcı yok edici tezatlar vardır. Hayvanlar aleminde yaşamak için hayvanlar birbirlerini yok ederler. İnsan ve insanlık sıfatına dönüşünden bu yana geçirdiği süreç içinde medenileştikçe daha yozlaşmış, yapısındaki maddi ve manevi çıkarcılık filizlenip kök salmıştır. İnsanoğlunun kavimleşmeye başladığı zamanda güçsüzlerin güçlülere karşı kendilerini korumak için ahlaki kaidelerin uygulanmasını istemişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu ahlaki değerlerden söz edilebilir. Savaş sonrası komünizm ve kapitalizm arasında insan hakları konusunda anlaşmaya varıldı. Kremlin komünistleri suçsuzluğun ve masumiyetin sembolü olarak barış güvercinini seçerken, Batı kapitalizmi ise havra ve kiliselerde günah çıkarırken yaktıkları mumu masumiyet sembolü olarak gösterdiler.

Güçsüzlüğün güçlüye karşı kullanmaya çalıştığı manevi bir dayanaktır insan hakları platformları. Ama ne yazık ki tarih boyunca olduğu gibi günümüzde demokrasi ve insan haklarını bir yerlere götürenler, gittikleri toprakları kan gölüne çeviriyorlar. Birileri demokrasi ve insan hakları vaadiyle dünyayı eline geçirmeye çalışırken, birileri de insan hakları için can vermektedir. Medenileştikçe barbarlaşıyoruz. Yapılan tüm insanlık dışı olayları gizlemek için güçlüler insan hakları platformlarını kurdular. Böylelikle insana ne kadar değer verdiklerini gösteriyorlardı!

 

Embiya Çavuş’un bundan sonraki projeleri neler?

Daha önceden de belirttiğim üzere; yaşanılmış kötü olayların yaşanmasını istemiyorum. Ancak yaşanmış olaylara kayıtsız kalamayacağımı da ifade edeyim. Gelecek nesillere geçmişimizi eserlerimle anlatmaya çalışıyorum. Şu anda İsrail’in Lübnan’da ne yaptığını anlatan tablom üzerinde çalışıyorum.

Sonra, mücadelerle geçen hayatımdan bazı kesitleri kitaplaştırmak niyetindeyim. Vakit buldukça da sergi davetleri olursa katılmaya devam edeceğim. Savaşların son bulmasını, kötülüklerin bir daha yaşanmamasını istiyorum. Türklerin bulundukları kıtalarda dayanışma içerinde olup daha da güçlenmesi arzusundayım. Ve bu amaçla yaşıyorum...

 

Embiya Çavuş’un “Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın” isimli kitabını Tunaser Yayınları’ndan temin edebilirsiniz

 

Haberin Kaynağı:http://www.egelife.com/index.php?option=content&task=view&id=1255&Itemid=78

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

BULGARİSTAN DEMOGRAFİSİ

Mavi renk (Türklerin  yaşadığı  bölgeler ve nüfus orantıları) 1877 Plevne Savaşı – Eskizagra, Kuzey Trakya katliamları olayları 1984 Mestanlı direnişleri - Yablanova, Varna, Şumnu, Razgrat, Pazar'cıkda tarihi eserlerin, camilerin tahribatı ve ablukalar. Yeşil renk-Pomak Türklerinin  Bulgarlaştırılması ve katliamları (1972) Açık kırmızı-Makedon azınlığı. Üst köşe-Şoplar. Sarı-Tuna boyu Ulahları. Kırmızı - Burgaz'dan Moldavya ya kadar Gök oğuzlar (Gagavuzlar) Gök - Gökoğuz Türkleri Siyah-Grekler. Mor-Bulgarların yerleşim bölgeleri. Gizli esir kampı Belene Bulgaristan'daki Türk varlığının belgelerinin saklanması, yok edilmesi ve Bulgaristan'da Türk olmadığını belgelemeye çalışan sözde Bulgar iddiası; Jivkov "Onlar Bulgar asıllı Müslüman, kendi iradeleriyle asıllarına  dönüyorlar, Bulgaristan da Türk yok" ! Anavatandan koparıldığından beri Bulgaristan'da kalan evlad-ı fatihan nesli üç büyük savaş,dört zorunlu göç ve soykırım yaşadı. Yarın ne olacağı belli değil. Tuval üzerine yağlı boya (70x95)   1985

Lunapark ve Mahalle Oyunları

 

Çok uzun zamandır merak ettiğim “lunapark” sözcüğünün anlamını açıkçası merakımı tatmin etmeyecek şekilde çok sığ bilgiler halinde bulabildim. Neden mi merak ediyorum? Çocukluğumuzun unutulmaz anları ya mahalle oyunları ya da annelerimizin babalarımızın götürdüğü lunaparklardır. Okul sonrası geldiğimiz evde, sabırsızlıkla dışarıya çıkıp arkadaşlarımızla oynayacağımız oyunları düşlerdik. En çok sevdiğimiz oyunları en çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla oynamaya çalışırdık.

 Yaz aylarında gece yarılarına dek oynadığımız tüm sokak oyunlarında “yarın okul yok” diyerek, zamana aldırmadan türlü türlü oyunlar yaratırdık. Ama sokak oyunlarımızın dışında bazılarımızın, zamanının bir kısmını eğlenerek geçirebildiği bir de lunaparklar vardı.

 

Gelin öncelikle lunaparklar hakkında bazı açıklamalara ve tanımlamalara bir göz atalım.

 

“Lunaparkın İtalyanca’dan dilimize geçtiği, çok eski bir zamanda İtalya’da bir ağaç ve demir ustasının varlığından söz edilir. Bu usta kızı Luna için ağaç ve demirlerden güzel bir park yapmış. O çevredeki çocukların zaman içerisinde hepsi bahçedeki bu parkta toplanır olmuş. Her gün “Haydi Luna’nın parkına gidelim” derlermiş. Böylece o parkın adı zaman içersinde ‘lunapark’ haline gelmiş. Çocukların bu ilgisi zamanla bu sektörü yaratmış.” *

 

Yukarıdaki açıklama açıkçası tatmin edecek bir açıklama olmayabilir. Sanırım şu açıklama daha doyurucu, doyurucu olmakla beraber doğru olabilir.

 

“Anatoliy Lunaçarskiy (1875-1933) bir Rus siyaset adamıdır. Aynı zamanda da başarılı bir sanat ve edebiyat tarihçisidir. 1905 yılında ülkesinde ayaklanma girişiminin başarısızlığa uğraması sonucu Fransa'ya kaçmak zorunda bırakılınca, yaşamını sürdürebilmek için kendi adını verdiği bir park kiralamış ve bu parkta tam on iki yılını nişan tahtalarıyla, sallanan tahta atlarla, tahterevallilerle, dönme dolaplarla oynayan çocuklara sandviç satarak geçirmiştir. 1917 yılında Çarlık rejiminin yıkılmasıyla Rusya’ya dönmüştür. Çocuklar Lunaçarskiy'nin parkını hiç unutmamışlar ve bu park ‘Luna'nın Parkı’ anlamında “Lunapark” adını almıştır.” **

 

İşte bizde ve dünyanın dört bir köşesinde başka başka isimler takılsa da, lunaparkların adı Lunaçarskiy’den gelmektedir... Evet Lunaçarskiy önemli bir siyaset, tarih ve sanat adamı olmakla beraber ‘lunapark’ sözcüğünün isim babasıdır.

 

Bunun dışında Avrupa’da, Amerika’da ve daha birçok yerde lunaparklar festivallerle, sergilerle aynı anlamda kullanılmaktadır. Oyuncakların yanı sıra bu tür büyük “eğlence” ortamlarında yiyecek, içecek hizmetleri de verilir. ***

 

Lunaparkın tanımına ve kısaca tarihçesine baktıktan sonra gelelim nasıl geliştiğine ve günümüze geldiğinde o eski bildiğimiz lunaparkların yerini, Tatilya, Disneyland gibi “eğlence” merkezleri mi almıştır sorularını sormaya! Mahallelerde, küçük yaşlarda oynadığımız hiçbir oyunu lunaparklarda göremeyiz. Saklambaç, yakalamaç, uzun eşek, evcilik, renkli istop, mıçi (topla oynanır), ortada sıçan, meşe (bilye) gibi birçoğu lunaparklarda olmayan oyunları sokaklarda mahallemizde oynardık. Bizler küçük yaşta oyun oynarken yeni yeni oyunlar yaratır, hayal gücümüzü, kullanarak yaratıcı yanımızı geliştirirdik. Çocukluğumuzda oynadığımız oyunları görürüz kimi zaman Türk filmlerinde, tiyatro sahnelerinde ve ortak geçmişimizde yolculuğa çıkarız. Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız birçok sahnede ise “ne kadar da çok eğleniyoruz” mesajını görürüz sürekli. Ama sormadan, sorgulamadan ve düşünmeden “hazır” bir şekilde alırız görüntüyü ve seyrederiz. Sizce lunaparklardaki hangi “oyuncak” hayal gücümüzü zorlayabilir? Dönme dolaplar mı, yoksa atlıkarıncalar mı? Lunaparktaki hangi oyunda ya da oyuncakta zihnimizi zorlayan, geliştiren unsurlar vardır? Sizce lunaparklardaki her oyuncak çocuğa hazır sunulmuş değil midir? Üretmeyen, yormayan çocuklar parkı değil midir lunaparklar? Neden eğlenmek için paramızı verip Tatilya veya Disneyland benzeri yerlere gidelim? Mahallede küçük yaşta tozun toprağın, hatta çamurun, yağmurun ve karın altında doyasıya eğlenmek varken! Kar yağsın deyip kardan adam yapalım, kar topu oynayalım diyen bizler değil miyiz? Bizler lunaparklarda topluca oyun oynayamazken, mahalle arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlarda paylaşmayı, sevmeyi, saymayı öğreniyoruz...

 

Batının çocuklarına bakınız, üretmekten yoksun, paylaşmayan, yalnız yaşamayı seven, sürekli bencil tavırlar içindedir. Elbette lunaparklar heyecan yaratır, zaman geçirtir. Ancak “fast food” gibidir. Yersiniz şişirir, iki saat sonra tekrar yersiniz. Hastalıktır... Çeker gidersiniz... Sokaktaki oyunlar “sulu yemek” gibidir... Renkli, doyurucu ve tadı damağınızda kalır...

 

  • Katkılarından dolayı Serhan Mutlu’ya teşekkür ederim

Haberin Kaynağı:http://www.egelife.com/index.php?option=content&task=view&id=1339&Itemid=78

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

TÜRKİSTAN'DAN AÇIK DENİZLERE

Sultan Melikşah zamanında Büyük Selçuklu İmparatorluğunun Hudutları Türkistan, İran, Irak, Suriye ve tüm Anadolu’yu kapsıyordu. Atalarımız 1072-1100 yılları arasında Akdeniz'e, Karadeniz'e Adalar denizine ulaştı. Kara devleti olmaları nedeniyle denizcilik tecrübeleri yoktu. Anadolu’ya ulaşıncaya kadar gördükleri Hazar ve Aral gölleri idi. Buna rağmen 1100 yılında Türk beğ'I Tanrı - bermiş Efes şehrini, Caka bey İzmir'i aldı. İlk Türk donanması Foça’yı zaptetti. Adalara hücum başladı. Sultan Melikşah'ın Anadolu’yu fetihle görevlendirdiği Gazi Süleyman Şah ve emrindeki Türk beyleri denizlere ulaştılar. GAZİ SÜLEYMAN ŞAH maiyetindeki komutanları Gümüştekin, Danişment Gazi, Yağmur Beğ, Atsız Beğ'e denizlerin ötesini gösteriyor.  Tuval üzerine yağlı boya 

BELENE KÂBUSU - Embiya Çavuş
Açıklama Belene üzerine bir yazı
Gönderen BiLGeNHaL
Araştırma: Adem Birinci


Dipsiz Kuyu Belene

Belene, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı.
Komünistler, muhaliflerini ve Türkleri oraya sürüp yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanların araba araba cesetlerini domuzlara yediriyorlardı. Buz kütleli sular Belene'yi basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu. Fakat bu sefer öldürülen insanlar Tuna'ya atılmaya başlandı. Belene kampından sağ
kurtulan Bulgar Vasil Lilov Kazanski, Ölüm Kampı Belene adlı kitabında, "Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek" emri gereği 110 bin kişinin öldürüldüğünü söylüyor.

 

Bulgaristan'da gidenin geri gelmediği Belene zulmünden kurtulduktan takriben 20 yıl sonra Türkiye'ye gelen Embiya Çavuş, bu tecrübeden sonra yaşamaktaki maksadının, yaşadığı ve gördüğü olayları yazıp çizerek gelecek nesillere
belge olarak bırakmak olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:"15 Kasım 1926'da Şumnu vilayeti Mahmuzlu köyünde doğdum. Doğduğum yer, Bulgaristan Türklerinin %70'inin yaşadığı Deliorman yöresi, Tuna Nehri, Dobruca yaylaları üçgeninde bulunan,bir zamanlar ormanlık ve göz alabildiğine düzlük münbit bir yer olduğu için göç etsin diye Türk
halkına baskılar, işkenceler, öldürmelerin yapıldığı bir tarihi Türk otağıdır. Atalarım Konyarlı, anam Kırım Türkü. Üç kız kardeşim var. Anam, babam İzmir'de vefat etti. Eşim Hanife Çavuş, yüksek ebe-hemşire, kızım İdil tıp doktoru. ABD Yale Üniversitesinde beyin hücreleri üzerine araştırma yapıyor."Komünistler Türk okullarını kapattılar, Türkçe'yi yasakladılar. Aile efradı hakkında bu bilgiyi sunan Embiya Çavuş, eğitim dönemi hakkında bir kesiti de şöyle aktardı:
"1944'den önce 2 milyondan fazla Türk'ün yaşadığı Bulgaristan'da, Türk okullarında eğitim Türkçe ve Bulgarca yapılmaktaydı. İlk okul 4 yıl, Orta medrese 4 yıl, Rüştiye ise 3 yıldı. Bulgaristan'da lise ayarında tek bir okul vardı,
o da Şumnu'da idi. 4 yıllık nüvvab ve âli kısmı 2 yıl olan bu okullar resmi değildiler. Bunları bitirenler Türk okullarına hoca, müftülüklerde imam hatip olmaya hak kazanırlardı. Komünizmden önce Osmanlı zamanında kurulmuş okul, cami ve müftülüklerin yan gelir ve kaynakları, arazi ya da binaları vardı. Ama komünistler bunların
tümünü, yönetime gelir gelmez devletleştirdiler.
Daha sonra da Türk okullarını kapatıp Türkçeyi yasakladılar. Bulgar tedrisatını uyguladılar. Ben, 4 yıllık ilkokulu, Rüştiye, Medrese ve teknik okulu bitirdikten sonra nüvvabın son sınıfındayken ilelebet olmak üzere Bulgar
okullarından tard edildim. Sonra da mahkumiyet devri başladı."Nazım Hikmet'e verilen rolBundan sonra Embiya Çavuş ile sohbetimiz soru cevap şeklinde gelişti. Biz sorduk, o cevapladı.
 

* 1944 yılında, bilindiği gibi komünizm, özellikle Rusya'da, Türklere karşı bir asimilasyon ve soykırım politikası uyguladı. Bunun Bulgaristan'daki sonuçları ne oldu?

 

Embiya Çavuş- "1944'te, komünizmin Balkanlara gelmesi, komünizm perdesi ardında Panslavizmin bölgeye yerleşmesi olacaktı; eğer komünizm çökmeseydi. Komünizm daha ilk adımlarında 4 milyona yakın Türklerin temizliğine girişti. Göçler başladı. Dünya kamuoyunda komünizme karşı kötü imaj oluşturması endişesiyle bu göçleri durdurmaya karar veren Moskova, Rusya'ya iltica eden Nazım Hikmet'i devreye soktu. Nazım; Bulgaristan'da yaşayan alevilerin arasında yaptığı konuşmada, "Göçü durdurun. Burada okuyup tahsil yaptıktan sonra hep birden Türkiye'ye gideceğiz" dedi. Kapanmış olan Türk okulları açıldı. Türkçe eğitim başladı. Üniversite ve başka Türk okulları açıldı. Bu okulların öğretmenleri genelde Azerbaycanlıydı. Moskova'nın amacı Bulgaristan Türkleri arasından yetiştirdiği kadroları Türkiye'yi komünistleştirme planında kullanmaktı, ama geri tepti. Bulgaristan okullarında yetişenler, üniversite tahsili yapanlar da dahil komünist değil Türk milliyetçisi oldu. Polonya vatandaşı, Slav kökenli Nazım'ın planı Kremlin'i hayal kırıklığına uğrattı."43 camiden tek cami kaldı
 

* Todor Jivkov dönemindeki Bulgar zulmünü anlatır mısınız?

 

Embiya Çavuş- "Azılı bir diktatör olan Jivkov, 500 yıl Osmanlı esareti imajı yaratarak zulüm yaptı. Sırtını Moskova'ya dayayarak, Türk halkını köy ve şehir meydanlarına topladı. Beyaz adamın kızılderililere yaptığını yaptı. "Siz bugünden itibaren Türk değilsiniz. Atalarınız, Dragan, Petkan, Maria, İrina'dır" deyip ellerine Slav kimlikleri verildi. Dünya da, "Kendi rızası ile soyuna dönme" açıklaması ile aldatılmaya çalışıldı. Asimilasyon hızlanmıştı. Jivkov, daha da ileri gidecekti ama beklenmedik bir şekilde çöküştü. Bir milletin yok edilmesi için tarihi eserlerin ortadan kaldırılması gereklidir. Jivkov, buldozerlerle mezarlıkları, camileri ve köprüleri yıkmaya başlamıştı ama Kremlin düştü. Ben, Balkanları ve Bulgaristan'ı tanıdığım gibi Türk dünyasını da tanırım. 1944'te, Şumnu'da 43 camii vardı. Mescitleri ve tarihi binalarının hesabı olmayan bu tarih dolu şehir Bulgaristan'ın İstanbul'uydu. Asimilasyon sonunda, 1989'da, ayakta, bir tek Tombul Camii kaldı. O da Birleşmiş Milletler koruma altına aldığı için kaldı. Komünizm çökmeseydi Bulgaristan'da ne Türk, ne Müslüman kalmazdı. Balkanlardaki Slavların, Türk insanına karşı olan tarihi düşmanlığı sürüp gidecektir. Bugün Bulgaristan'da 2 milyon Türk, 600 bin Müslüman, Rum, Çingene, 700 bin Kuman,Pomak Türk'ü Müslüman ve 3.300.000 Bulgar yaşıyor. Bugün Balkanlar, Osmanlının yerini almak için çalışan Yunan ekonomi ve siyasetinin altına girmiştir."Gelecek nesiller için hayat
 

* "Yıllar boyu insanlık aradım, eşitlik aradım, ama çaresizlik beni ezilen halkımın var olma mücadelesine itti" diye bir cümleniz var. Buradan hareketle Bulgaristan'da verdiğiniz mücadeleden biraz bahseder misiniz?
 

Embiya Çavuş- "Ben, gençlik yıllarımı, Türkiye ve Türklere karşı ebedi düşman olan bir ülkede yaşadım. Halkının haklarını savunacaksan bilinçli mücadele gerekir. Bulgaristan'da bu şartları elde etmek çok güçtü. İstihbarat ve
denetimler, bilhassa komünizm döneminde çok sıkıydı. Ben ilk adımlarımı etki tepkiyi yaratır şeklinde attım. Çizdiğim Türk bayraklarını ve afişlerini yol boylarına diktim. Resim teorileri okudum. Teşkilatımızın gereksinimi, askeri mevzilerin planları derken, porselen fabrikası dekorasyonunda Çinli ve Beyaz Rus ressamları ile çalışarak, komünist sistemin porselen ve seramik sergilerine iştirak ederek temsil ettiğim fabrikaya ödüller kazandırdım. Çizdiğim eserler Kremli müzesinde yer aldı. Berlin, Londra, Finlandiya önderlerine Bulgar devleti tarafından verilen porselen takım hediyelerini ben hazırladım. O yıllarda porselen sanatında dünyada 4. sırayı alan Bulgaristan'ın, yaptığı anlaşmalarla bilgi alış verişi için gönderdiği uzmanlar heyeti içinde Polonya ve Rusya'nın çeşitli bölgelerine gidip incelemeler yaptım. Karma sergilere katıldım. Bazı eserlerimi, Bulgaristan'da, Türkiye'den Almanya'ya giden işçilere, Türkiye'de almak üzere vermiştim. Ancak 4 tanesini alabildim. Türk dünyasının yaşadığı dramı anlattığım çalışmalarım, Türk insanına karşı işlenen işkence, soykırım ve zorunlu göçleri, gelecek nesillere aktarmak yönünde belgesel nitelik taşımaktadır ve özel bir resim tarzıdır."Karşıtlarını yok etme üzerine kurulu sistem
 

* 4 yıl pranga, 6 yıl Belene, 6 yıl da başka bir yerde hücrede geçen 16 yıllık hapisten sonra müebbet cezanız 101 yıla indirilmişti. Biz, sizin yaşadığınız Belene Kampı olayını filmlerden ancak tanıma imkanı bulmuştuk. 6 yıl kaldığınız bu Belene hakkında neler anlatacaksınız?
 

Embiya Çavuş- Evet 16 yıl. Tonlarca kitap yazılabilecek bu konunun detayına girmeden önce komünist sistemdeki hapislik ve kamplardaki şartların ne kadar insanlık dışı ve işkencelerle dolu olduğunu bilmek lazım. Komünist sistemin
anlayışına göre siyasi mahkum olamaz. Zira bu sistem eşitlik ve sosyal adaletli olduğu için insana baskı yapmazmış(!). Komünizmde, sosyalizmi kurmak için savaşan bizlere karşı gelenler insanlık düşmanıdır ve onları yok ederiz, prensibi geçerlidir. Komünizmde, siyasi prestipnik mahkumları vardı. Komünist Parti kararı tek karardı. Onlar da yok edilmeliydi. Hapishanelerde hücre sistemi olup günde 250 gr siyah ekmek, 1 çarpak, 250 gr da bulaşık suyu verilirdi. Siyasi suçlu isen dışarı ile irtibat kurman yasaktır. Şartlı olarak salındığımda daha geride 101 yıl hapis cezam vardı. İnsanlar domuzlara yem edildi6 yıl kaldığım Belene adası, Tuna Nehri üzerinde, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı. Komünistler, Bulgaristan'a geldiklerinde, tüm kralcıları ve rakiplerini oraya sürüp yok ediyorlardı. Kokan bataklıklarda daha sonra domuz çiftlikleri kurarak, adaya sürdüklerini öldürüp domuzlara vermeye başladılar. Yalnız
öldürüp yok etmek amacı ile çalıştırıp, açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanların araba araba cesetlerini domuzlara verdikleri yıllarda oradaydım. 1950'den 1956'ya kadar... Ancak bu adayı buz kitleli sular basınca
domuzlar sürüklenip gitti. Bu sefer öldürülen insanlar Tuna'ya atılmaya başlandı. 1956'da, Birleşmiş Milletlerin müdahalesi ile kurtulan ve geri kalan az sayıda mahkumun içinde ben de vardım. Dünyanın üç barbarlığından biri olan Belene kampından sağ kurtulan Bulgar Vasil Lilov Kazanski, yazdığı Ölüm Kampı Belene adlı 316 sayfalık kitabında, "110 bin kişi öldürüldü. Emir verildi. Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek. Cesetler, araba ile eşek adasına götürülüp domuzlara veriliyordu" diyor. Yıllar sonra, 2002 Mayıs ayı başında bu kitabın bir filmi Bulgar televizyonunda gösterilmiş. Öyle ya da böyle Bulgar tarihinde bu barbarlık kara bir lekedir. Eğer bu vahşet olmamış olsaydı Vasil Lilov, kendi tarihini bu kitapla lekeler miydi?TRT de bir Belene filmi yapmıştı. Yapım aşamasında yardımcı olduğum bu film gerçekleri vurgulamaktan çok uzaktı. Yapımcılara hakikatlerin saptırıldığını söylediğimde, "Biz kendi kalıbımıza uydurduk" demişlerdi.Kurtulan birkaç yüz kişiden biri
 

* Belene'den nasıl kurtuldunuz?
 

Embiya Çavuş- 1956 yılında, Rus ve Bulgar orduları, komünizme karşı ayaklanan Macarları bastırmak için Budapeşte'ye girmişlerdi. Batılılar da komünist devletlerin semalarına istihbarat balonları gönderdiler. Birleşmiş Milletler elde ettiği bu istihbaratlarla Bulgaristan'ı sert bir şekilde kınayarak Belene kampının kapatılmasını istedi. Böylece orada kalan bir kaç yüz kişi hapishanelere sürüldüler.

Kaynak:Yeni Mesaj Gazetesi 25/2/2007

 

Haberin Kaynağı:http://www.balkanlar.net/index.php?iden=49&ind=reviews&op=entry_view

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

Atatürk'ün şahsında Türk Milletinin verdiği bağımsızlık mücadelesinden bir kesit. Trabulusgarp cephesi, Atatürk'ün Samsuna çıkışı, Sivas kongresi, Sakarya savaşı, Kocatepe. Türk Milleti'nin canını dişine takarak sürdürdüğü yakın tarihimizin en büyük savaşı; İstiklal harbimiz ve Atatürk. Yunan ordusunun İzmir de denize dökülmesi ile sonuçlanan bu büyük zaferin son anlarını Atatürk silah arkadaşları İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa ve Mehmetçikler ile Belkahvede büyük bir mutluluk ve sevinçle seyrediyor. Savaşın bir cephesi başarıyla tamamlanmıştır. Şimdi ikinci bir cephede "Temelleri yüksek Türk kültürü ve Türk kahramanlığı"  olarak atılan Türkiye Cumhuriyeti devleti'nin çağdaş bağımsız bir devlet olarak yaşaması için savaş başlar. Gazi MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Türk Milletine kaderde, kıvanç da kutsal değerlerde vatanın ve milletin bölünmezliği  inancında birleşme, bütünleşme mesajlarını veriyor.  Tuval üzerine yağlı boya (75x120)   1998

Yorumlar
 

Ne denilebilir ki Belene konusunda aslında kelimeler çok yetersiz kalır.En iyi de o acıyı o vahşeti yaşayanlar bilir.Vahşeti yaşatanlar ise insan zaten değil!.bir yakınım tam koskoca 4 yıl yaşamış o vahşeti.Anlattığı her olayda tüylerim diken diken oluyor resmen.Olamaz nasıl bu kadar cani olabilirler diyorum her seferinde.Yazık koca 4 yıl sadece 4 yılla kalınsa etkisi hala üzerinde hala rüyalarında hala attığı her adımda hep aklında! UNUTULUR MU!!!...


Tarih bir milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden milletler ise yok olmaya mahkumdur. Bu gerçek özellikle Türk milleti için çok büyük anlam taşımaktadır. Çünkü, dünyaya adalet, huzur, güven dağıtmış bu milletin tarihi, zayıf düştüğü anlarda, kendine uygulanan zulümlerle, soykırımlarla yazılmıştır. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı Belene kâbusu bunlardan sadece bir tanesidir.Ressam ve porselen uzmanı Embiya Çavuş, çağlar boyu Türk boylarına, Osmanlılara, Avrupa kapılarını açan sihirli Tuna, Balkanlar, Dobruca ve Deliorman üçgeninin birleştiği Şumnu?ya bağlı Mahmuzlu köyünde, 1926 yılında doğdu. Bulgaristan Türkleri için 1984 yılında başlatılan ve 1989 da doruğa ulaşan asimilasyon
uygulamasında esir kampı olarak adını duyuran "Belene" kampında 6 yıl başta olmak (1950?1956), 4 yılı da prangalı olmak üzere toplam 16 yılını hapiste geçirdi. 1978'de Türkiye'ye geldi. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı soykırım, zorunlu göç, asimilasyon gibi acı gerçekleri anlatarak başladığı koleksiyonunu, Türkiye'ye geldikten sonra, tüm Türk dünyasına karşı işlenen insanlık facialarını yorumlayan eserlerle genişletti. "Türk Dünyasının Kültür Varlığı ve Yaşadığı Dram" adıyla, yurtdışı ve yurtiçinde 100 ün üzerinde sergi açtı.Vatan hasretini bilmek "Siz vatan hasretini bilir misiniz?" diye soruyor ve devam ediyor Embiya Çavuş: Gurur ve yaşam kaynağıdır o. Buram buram yuvarlanan bir ateş gibi yakar insanın içini. Bazen sıcak bir acının çıktığını duyarsın burnundan ve gözlerin hep onu arar, hicran ufuklarının ardında. Anayurttan uzak ve Balkanlarda Türk olmak ateşten gömlek. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin bedelini ödersin onur kırıcı işkenceler çekerek Bulgar'dan. İnsanlığa, Türk dünyasına karşı yapılan barbarlıkları görmezlikten gelemezdim. Gelecek nesillere uyarı ve ibret olsun diye 20. Yüzyılın kronolojik gerçeğini çizdim. Şimdi yarım asır sonra kendime soruyorum: "Zaman tüneli miydi yoksa kâbus muydu belleğimde oluşan hatıralar?"
 

Çeliğe su veren mücadele Dava arkadaşı merhum Ahmet Şefik Şerefli, Embiya Çavuş'u şöyle anlatıyor: "Davasıyla, sanatıyla milli çizgide adımlayan bir mücahit ressam. Onu yoğuran da, çeliğine su veren de mücadelesidir. O yolundan, çizgisinden hiç şaşmadı. Milliliği yaşadı ve savundu. Yağlı boya tablolarında onu sanatlaştırdı. Yaşamını Türk dünyasının varlığına adamış ve darağacından kurtulmuş bir kardeşimizdir. Ona hiç bir zulüm baş eğdirememiştir." Benlik adına direten biri.

Ethem Baymak ise şu dizelerle anlatmış bu Belene gazisini:
"Biri var oralarda
Biri var bizi biz kılan
Biri var öze öz katan
Biri var bilirim o bir ressamdır.
Mangal yüreğiyle
Çileli fırçasıyla
Rumeli yazgısıyla.
Biri var oralarda
Biri var acıyan yaraya tuz eken
Biri var benlik adına direten
Biri var bilirim o bir ressamdır.
Renk cümbüşüyle
Kanayan yarasıyla
Barışçıl mesajıyla.
Biri var bilirim
O bir insandır
İnsan..."
Gâvurların Türk halkına yaptığı Evet! Balkan Türklerinin acısını bizzat yaşayarak her biri birer anıt değeri taşıyan tabloları ile Türklerin şahsında insanlığa karşı işlenmiş suçları, haksızlıkları, zulüm ve işkenceleri yansıttığı tuvalle hafızalara kazıyan ressam ve porselen ustası Embiya Çavuş"un ruh dünyasına girmeye çalıştık. Biz sorduk, o, özellikle bugünün hafıza kaybına uğramışlarının ders alması için cevap verdi.
Yüzyıllardır, gittiği her yere adalet, insanlık ve refah götüren Osmanlının torunlarına 20. Yüzyılda, Balkanlarda, Bulgaristan da reva görülen muameleleri anlattı. Embiya Çavuş la olan söyleşimiz, "Embiya Çavuş kimdir?" sorumuza
içinde ne de çok şey barındırdığını göreceğiniz şu cevapla başladı:
"Hafızamdaki çocukluk hatıramla başlayayım. Dedem, ocağın başında oturuyor, bana kızak yapıyordu. Birden bir gürültü ve ağlayışlar etrafı sardı. Evimizin içi bir anda kanlar içindeki insanlarla doldu. Kucaklarında ağlayan çocuk ve bebekleri, sırtlarında yarı yanmış yaralı ve ölüler vardı. Bu hazin manzaradan dolayı çıldırmıştım. Herkes kendi derdinde idi. Ben de sığındığım bir köşede uykuya dalmışım. Sabah oldu, çıt yoktu. Sokaklarda sessizce gelip giden akrabalar ve komşularda matem, her yerde cenazeler vardı. "Ne olmuş?" soruma babamın cevabı, "Oğlum! Sen evin içinden çıkma sakın. Küçüksün, korkarsın" olurken, Büyükannem, "O da bilsin gâvurların Türk halkına yaptığını. Kücahmet (Küçük Ahmet) köyünü, insanları, hayvanları ve evleriyle yakmış gâvurlar" diyor ve başını sallayarak ağlıyordu. Bu, Türklere yapılanların ne ilki ne de sonuncusuydu. Ama benim hafızama, sokaklarda, kırlarda dövülüp asılmak buradan yerleşmeye başlamıştı. Bir akşam babama, "Gâvurlar neden Türkleri dövüyorlar?" diye sordum. "Oğlum! Sen daha küçüksün. Büyüdükçe anlayacaksın. Biz Türk'üz, onlar gâvur da bizi ondan dövüyorlar. Nerede olursan ol gâvur gördün mü ev ya da bir Türk evine saklan. Türklerin giydiği urbaları bilirsin. Gâvurlar kalpak ve fistan giyer. Onları gördüğünde eve kaç ve kapıları kilitle. Eğer tutarlarsa seni domuzlara verirler" dedi."


Sokaklara Türk bayrağı dikme cesareti "Kendi kendime hep, "Neden gâvurlar hep Türkleri dövüp tarladan mallarını, hayvanlarını alıyorlar da Türkler ağlamaktan başka bir şey yapamıyor?" diye soruyordum. Bir gün Büyükannem, "Gâvurların askerleri var, bizim yok. Senin büyük deden Embiya Çavuş'u, Silistre kalesinde gâvurlar öldürmüşler. Büyük amcan Mehmet'i de." Sonra Türklerin bayrağını sordum. Büyükannemin anlattıklarına göre çizdiğim bu bayraklardan bazılarını köye giren sokaklara diktim. İlkokulda oturduğum rahlenin üzerine de bayrak çizdiğim için gâvur hocadan bir çok şamar yemiştim. Ben işte böyle esir bir toprakta yaşamaya çalıştım."  "Dedeleriniz 500 yıl boyunca bizleri kesmiş. Şimdi de biz,sizleri yok edeceğiz" diyen gâvur, kimliğine hiyanet etmiş kahpe Bulgar, yüzyıllarca yaşadığımız o toprakları, mal ve mülklerimizi elimizden alıp yokluğa ya da zorunlu göçlere sürdü bizi."Bulgarın İstanbul'u alma hayali İkinci Dünya Savaşında, Almanlar, Bulgaristan'a geldi. Bulgar, İstanbul'u almak için sokaklara döküldü. Sonra Bulgarların Slav dedesi Ruslar geldi. Bulgar Komünist Partisi Başkanı Georgi Dimitrov, "Osmanlı kalıntılarının Balkanlardan atılması zamanı geldi. Bulgaristan'da Türk yoktur. Türk diye adlandırılanlar Slav kökenli Müslümanlardır. İstanbul'a değil Moskova'ya yalvarıp dua etmelidirler" dedi. Hatta Slav kökenli Nazım Hikmet, Türkleri yanıltmakta başarılı olamayınca, Moskova, Türklerin jenosidini katil Jivkov'a bıraktı." Hep ağlayarak yoğrulan hamur" İnsan doğduğu şartlara göre gelişip yaşar. Ben de o çağımda yaşadıklarımdan bir kaçını, küçüklüğümde yoğrulduğum hamuru anlatmaya çalıştım. Zira bizi insan saymıyor Bulgar. Türkler de insandı. Onlar da insanca yaşamak istiyorlardı. Küçük yaşımdan beri gülmedim, halkımla beraber ağladım. Takdir mi desem; yoksa, beynimle vicdanımın aldığı yaradan mı bilmem, anavatanımdan uzaklarda, milli kimliğime yapılan hakaretler, sert tepkilere yol açtığı için, 1946 yılında, Bulgaristan Türklerinin, daha sonraları da Balkanlardaki Türklerin varlıklarını ve benliklerini korumak için, dört arkadaşımla birlikte tüzüklü bir gizli örgüt kurdum. Arka planda üçer üyeli şubemiz vardı. Zamanla Rusların Bulgaristan'a yerleştirdikleri füze ve askeri malzemeler teşkilatımızı casusluk işine sevk etti ve ele verildik."Prangalı mahkum" Bulgaristan Devletini yıkmak için tüzüklü örgüt kurmaktan ve casusluk yapmaktan dolayı mahkeme edildik. Mahkeme, örgüt kurmaktan 1, casusluktan 1, Tito'ya güya suikast hazırlamaktan 1 olmak üzere 3 ölüm cezası, diğer arkadaşlara müebbet ve 20'şer yıl hapis cezaları verdi. Ben, 4 yıl prangalı mahkum olarak hücrede kaldım. 6 sene Belene'de, 6 sene de Plevne ve Sofya hapishanelerinde, yine hücrede kaldım. Bu sırada patlak veren Macaristan olayı Birleşmiş Milletler teşkilatını harekete geçirdi ve Bulgaristan'ı affa zorladı. Sofya, tekrar bir suç işlersem ölüm cezamın yerine getirileceği şartı ile arkamda daha 101 sene hapis cezası bırakarak beni tahliye etti.

1978 yılında yarı mübadele ile Türkiye'ye geldim. Dış ülkelerde Türkiye'ye hizmet nedeniyle vatani hizmet tertibinden emekli kabul edildim.".....

EVET BU BİR GERÇEK. NE KADARDA ( İSİM DEĞİŞTİRME) BİZLERİ KENDİLERİNE KATMAYA ÇALIŞSALARDA BULGARLARIN OSMANLIYA KARŞI GİZLİ NEFRETİ SÖNMEYECEK.TÜRKLERDE DÜNYA DÖNDÜKÇE BİLDİĞİNDEN VE DÜŞÜNCELERİNDEN VAZGEÇMEYECEK .

Bizler daha o senelerde dünyada bile yokmuşuz, siz daha o zamanlar neler çekmişsiniz!
Benim de bir komşum,9 ay oraya sürülmüştü ,bu yazıyı okurken onu hatırlattı bana. Oradan döndüğünde sağlığı tamamen bozulmuştu,çok sürmedi hakkın rahmetine kavuştu.Bir gün babama biraz anlatmış orası hakkında:- "Hüseyin demiş tek kişilik hücrede o kış soğuunda suyla dolu zemin. Bir gün öyle dövdüler ki kolum yerinden çıktı,bir hafta öyle beklettiler ,acı çekmem için." Allah rahmet eylesin !Nur içinde yatırsın ,oralarda dini için işkenceye uğramış ve hayatını kaybetmiş din kardeşlerimizi! Biz gençlerede bir ibret olur inşaallah ,kafirden hiç bir zaman dost olmaz!

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

Embiya Çavuş 1926'da Şumnu'da doğmuş bir sanatçı. Hayatını Türklük meselelerine çözüm bulmak amacı ile çilelerle doldurmuş, bu uğurda sürgünlere yollanmış, prangalar vurulmuş, çalışma kamplarında çalıştırılmış bu dava adamını tanıma fırsatına eriştim.

Embiya Çavuş şu aralar İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde sergisinin başında sabah 10'dan akşamüstü 5'e kadar ileri yaşına rağmen ayakta, gençlere Türk Milliyetçiliğini, Dış Türklerin mücadelelerini anlatıyor.

Embiya Çavuş'u biz Türkçüler pek bilmeyiz ama kürtler, komünistler çok iyi bilirler. Öyle ki; sergileri pekaka sempatizanlarınca basılmış, nice tehtidler almıştır. Kanada'dan Moğolistan'a kadar açtığı sergilerin hepsinde Türklük davalarını sanatıyla-resimlerle anlatan Çavuş, Türkiye'deki hain sürüsünce aldığı tehditlere inat hala sergiler vermekte, gençlerle konuşmakta,Türklük sevdasıyla harmanlanmış anılarını bizlere aktarmakta. O 80 yaşında bir koca kurt.

Şahsına karşı beslediğim bu saygı ve minnet duygularıyla okul gazetemiz adına yarın kendisine sorular yönelteceğim. Bu röportaj öncesi kendisi hakkında son kez bir araştırma yapmak istedim ve hazır internette bu konu üzerine çalışırken bu değerli bozkurdun ismini otağa aktarmak istedim.

Embiya Çavuş gibi değerlerimiz ile Türk milleti benliğini, bilincini, moral değerlerini koruyor. Irkdaşlarıma tavsiyem bu değerli şahsiyetin sergilerine katılma imkanı bulsunlar ve bu koca kurtla düşüncelerini paylaşmaktan çekinmesinler.

Yazının kaynağı:http://www.hunturk.net/forum/k-degerli-sanatcimiz-embiya-cavus-2999.0.html

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

DEMİR PERDE ARKASINDAN İNSANLIĞA İMDAT!

Balkanlardaki  500 yıllık Türk varlığının devamı evlad-ı fatihan neslinin anavatandan koparıldıktan sonra karşılaştığı felaketler dizisi. Türk Rus Savaşı (93 Harbi) Balkan Savaşı (1912-1913) 1932-1935 1984-1989 zorunlu göçler. Kan, zulüm gözyaşı ve sürgün günleri. İnsanlık dışı uygulamalar. Balkanlarda tarih boyu hazırlana gelen Panslavizm, çözüşmekte olan komünist diktatörlüğün hayal ürünü olarak kaldı. Binlerce insan öldürüldü, işkence edildi, tecavüze uğradı. 1984-1989 yıllarında 2,5 milyon soydaşımızın Bulgarlaştırılmaları sırasında maruz kaldıkları zulüm, işkence ve gözyaşı dolu kara tablo ve soydaşlarımızın hür dünya ve Türkiye'den İmdat Yakarışları. 

İMDAT TÜRKİYE, HÜR DÜNYA İMDAT...

Tuval üzerine yağlı boya(66x90),1984 

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

ANALARIN GÖZYAŞI: 'BAKÜ'

Ermenistan-Azerbaycan Savaşı. Ermenilerin Karabağ topraklarını işgal etmesiyle başladı. 1990 Şubatında "Şuşa" çevresinin düşmesi üzerine Azerbaycan'da gerginlik tırmandı. Halk o zamanki adı ile Lenin Meydanı'nda toplandı. Gösteriler yapıldı, çadırlar kuruldu. Halk meydanlarda  yatıp kalkıyordu. Devamlı gösteriler yapılıyor,hükümetten Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasını isteniyordu. Bu ortamda "Halk Cephesi Hareketi" oluştu. Cumhurbaşkanı Muttalibov'un istifası istendi. Muttalibov'un cevabı Rus askerlerini çağırmak oldu. Macaristan'ı, Çekoslovakya'yı, Afganistan'ı işgal eden geride kan, zulüm, gözyaşı bırakan işgalci Rus Ordusu, ölüm ve insanlık dramı senaryosunu Azerbaycan'da bir kez daha yazdı. Yine kan, zulüm, gözyaşı, yeni bir insanlık dramı. Halk Rus işgaline karşı vatanlarını savundu. Genç-ihtiyar, çocuk-kadın binlerce insan öldürüldü. "Halk Cephesi"nin etrafında Rus ve Rus işbirlikçilerine karşı Azerbaycan direndi. Muttalibov kaçtı. Gelişen zaman içinde Lenin Meydanı'nın ismi "Azatlık Meydanı" oldu. Lenin heykeli yıkıldı. Tablo Bakü'nün Rus askerleri tarafından işgalini ve Azerbaycan Türkleri'nin direnişini canlandırmaktadır

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

UYARI!!!

Bu koleksiyonu meydana getirmiş olmak istemezdim.Türk dünyasından İnsanlık dışı baskı, zulüm, soykırım örneklerini sergilediğim tablolarımla Kırım, Bulgaristan, Azerbaycan, Çeçenistan'dan vahşet olaylarını canlandırmaya çalıştım. Rusya'nın ve Çin'in Türkistan'da gerçekleştirdiğim faciaları, Batı Trakya ve Irak’ta Türklere yönelik insanlık dışı saldırıları unutmuş değilim. Yaşadığımız faciaları unutmakla sebep ve sonuçları üzerinde düşünmemekle,"dostluk ve kardeşlik istiyoruz,barış istiyoruz" demekle Türk düşmanlığının sona ermeyeceğine inanıyorum. Türk ve İslam topluluklarının neden yok edilmek istendiğinin sebepleri üzerinde  düşünülmesini istiyoruz. "Adam sende,bana ne" zihniyetinin geldiğimiz noktada sorumluluğu vardır. Dr. Gustava Lebon'un sözüyle "Milletler görünürdeki varlıklarını yitirmekle yıkılmazlar.Bu felakete uğrayanları yok eden illet, hafızalarını kaybetmiş olmalarıdır". Ben bu tehlikeyi gösteriyorum, uyarıyorum. Sen Türk Dünyasına karşı işlenen terör ve soykırımın bilincinde misin ? Dün Kırım,Kerkük,Kıbrıs ve Bulgaristan. Bugün Bosna, Azerbaycan, Çeçenistan. Yarın senin akibetin de bize benzer. Eğer ibret ve tedbir almassan. Tuval üzerine yağlı boya (70x100),1993

Ressam, Porselen Uzmanı Embiya Çavuş'un büyük emek verdiği yağlı ve sulu boya resimlerle meydana getirdiği 'Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın' adlı eseri TUNASER Yayınları'ndan piyasaya çıktı. Kitabın önsözünde yıllardır anlatmaya çalıştığı, uyardığı Türk Dünyasının karşılaştığı veya karışılacağı tehlikeleri eserlerinde bir kez daha belirttiğini ifade eden Embiya Çavuş, "Kitapta, geçmişte yaşanan insan hakları ihlalleri gelecekte bir kez daha tekrarlanmaması için resmedilerek tuvale aktarıldı" dedi.

Dünyanın birçok yerinde yaşanan insan hakları ihlalleri, bu kitapta Balkanlar, Kıbrıs, Kafkasya, Ortadoğu, ABD ve SSCB örnekleri ile Türkçe ve İngilizce olarak anlatıldığını dile getiren kitabın derleyeni Serhan Mutlu, "Amacımız geçmiş ve geleceğimize nefretle bakmak değil, yaşanılanları unutmamak ve unutturmamak! Yaşanacak güzel günler için yaşadıklarımız bir daha yaşanmasın" dedi.

EMBİYA ÇAVUŞ KİMDİR

Bulgaristan'ın Şumnu kentinde 1926 yılında doğan Embiya Çavuş, teşkilat kurmaktan ve asılsız iddialar sebebiyle Bulgaristan'da başta Belene Adası olmak üzere çeşitli yerlerde hapis yattı. 1979'da ana vatanı Türkiye'ye yarı mübadele sonucu geldi. Dışişleri Bakanlığı'nda kısa bir çalışma evresinden sonra İzmir'e yerleşti. 1985 yılında Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği'nin (BAL-GÖÇ) kurucu üyesi olarak dernek faaliyetlerine başladı. 1999 yılına dek BAL-GÖÇ Başkan Yardımcılığında bulundu ve aynı yıl Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği'ni kurdu. Halen ABD Balkan Ülkeleri İnsan Hakları Konseyi, Amerikan İnsan Hakları Derneği, New York Bulgaristan Türkleri ve Türk-İslam Kültür Derneği üyelikleri görevlerinde bulunmaktadır. 101 resim sergisi açılışında bulunan Embiya Çavuş, İzmir'de aralık ayında gerçekleşecek sergiye hazırlanmaktadır. Embiya Çavuş aynı zamanda Ege Life dergisi köşe yazarları arasında yer almaktadır.

KİTAP ÖZELLİKLERİ

Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan eser 176 sayfa olup tamamı renklidir. Mat kuşe kâğıda, özel karton kapaklı ve ambalajında 25,00 YTL. olarak satışa sunulmuştur.

Yaşadıklarımız Bir Daha Yaşanmasın: Let What We Live Not To Be Repeated
Embiya Çavuş; Derleyen: Serhan Mutlu; Çeviren: Nilgün Göçük
İzmir, 2006, 2. baskı, 33 x 43 cm., 176 sayfa, Türkçe-İngilizce, Karton kapak.

ISBN No: 9944501913
FİYAT: 25,00 YTL

TUNASER YAYINLARI
Cumhuriyet Bulvarı Ataman Erman İşhanı No.90 K.8 D.801 Konak / İzmir
Telefon 232 / 482 07 96
Faks 232 / 482 07 69
GSM 505 / 521 17

EMBİYA ÇAVUŞ'A MESAJ BIRAKABİLİRSİNİZ....(TIKLAYIN)

EMBİYA ÇAVUŞ'LA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ:http://www.turkdunyasihaklari.org.tr/